
Trans-Sibirya Ekspresi boyunca rayların üzerinde bıraktığımız her iz, sadece bir mola yeri değil; her biri kendi öyküsünü fısıldayan birer anlam duraklarıydı. Kazan köklü Tatar ruhuyla, Yekaterinburg koca bir imparatorluğun kanlı sonuyla bizi çağırdı. Omsk—ah Omsk!—tamamen içimizdeki o bitmek bilmeyen Dostoyevski aşkı yüzünden haritaya eklenmişti. Novosibirsk ve Krasnoyarsk ise bu upuzun Sibirya coğrafyasının tam soluklanma saatlerine denk gelen, yolun en güzel sürprizleriydi.
Tabii bu devasa coğrafyayı adımlarken takvimimizi tamamen tren saatlerinin ritmine göre senkronize ettik. Aslında plan basitti: Her şehre birer gün yetecekti. Ancak ilk durağımız Kazan’ın o devasa görkemine hakkını vermek için üç gün ayırdık. Novosibirsk’in ise varış ve kalkış saatleri bizi tatlı bir zorunlulukla iki gün kalmaya ikna etti. Yekaterinburg, Krasnoyarsk ve Omsk içinse birer gece, Sibirya’nın ruhunu hissetmeye yetti de arttı bile. Üstelik tüm bu matematik tıkır tıkır, saat gibi işledi!
Şimdi, bu uçsuz bucaksız topraklarda hem keşfettiğimiz hem de bir nevi dinlendiğimiz her bir şehri, kendi deneyim süzgecimden geçirerek anlatma vakti. Ola ki bir gün sizin de yolunuz bu büyülü rotaya düşerse, vagonun penceresinden baktığınızda sizi tam olarak nasıl bir dünyanın beklediğini önden bilin istedim.
Unutmadan her şehrin kısa videosunu çektim. Yazının içinde linkleri bulacaksınız ama aşağıda yine de linkler mevcut, hatırlatmak istedim. O zaman haydi okumaya başlayalım
Heyecandan yerimizde duramadığımız ilk büyük durağı: Kazan! Burası Rusya’nın içinde kendi kurallarıyla oynayan özerk Tataristan’ın başkenti.
I0. yüzyıldan beri Türk devletlerinin ayak izlerini taşıyan bir şehir burası. İdil (Volga) ile Kazanka nehirlerinin tam birleştiği kıvrımda kurulmuş muazzam bir kültür mozaiği. Bir tarafta Rus ihtişamı, diğer tarafta köklü Tatar ruhu… Gel de aşık olma!
Şehrin kalbi, alışverişin ve caddede yürürken insanları izlemenin adresi Bauman Caddesi.
Caddenin bir ucunda bizi Alabrıs karşılıyor. Kim bu Alabrıs? Kendisi Kazan’ın meşhur, bronzdan dökülmüş bir kedisi! Bu kedinin hikayesi tam dedikoduluk benden söylemesi. 1745’te buralara gelen Çariçe Katerina (Deli Petro’nun kızı), şehirde tek bir fare bile olmadığını fark ediyor. Meğer Kazan’ın kedileri büyük kalıplı, kısa kuyruklu ve tam birer profesyonel fare avcısıymış! O dönem St. Petersburg’daki Kış Sarayı’nı fareler basınca, Kazan’dan 30 tane erkek kedi saraya tayin edilmiş. Sıkı durun; bugün hâlâ ünlü Hermitage Müzesi’nde kadrolu, maaşlı (yani mamalı) çalışan kediler var! Ama turistlere pek görünmüyorlar, tam bir gizli teşkilat.
Caddenin ucuna doğru yürüdüğünüzde ise ihtişamıyla göz alan Kul Şerif Camii sizi selamlıyor. Kremlin’in hemen önünde ise II. Dünya Savaşı’nda şehit düşmüş, halk kahramanı, Tatar milli şairi Musa Celil’in heykeli yükseliyor.
Gelelim şehrin kalbine. Kazanka ve İdil nehirlerinin kıyısına kurulan bu kale, 2000 yılından beri UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde koruma altında. Rus Çarı Korkunç İvan, Kazan Hanlığı’nı ele geçirince eski hanlık kalelerinin üzerine burayı inşa ettirmiş. Mimari açıdan tam bir görsel şölen.
İnşa edildiği dönemde İstanbul dışındaki en büyük Avrupa camisi olarak biliniyormuş. 16. yüzyılda Ruslara karşı direnen lider Kul Şerif’in adını taşıyor. Korkunç İvan şehri işgal edince burayı tamamen yıkmış. Ancak 1996’da küllerinden yeniden doğmuş ve 2005’te kapılarını açmış. Yapımında Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkelerin de fon desteği var. İçeride kesintisiz bir şekilde Kur’an-ı Kerim okunuyor, ruhunuzu dinlendiren bir İslam müzesi olarak da hizmet veriyor. Caminin mavi rengi beni benden aldı. Abdest alma yerlerinin temizliği ise takdire şayandı.
Kazan Kremlini’nin en estetik simgelerinden biri. İtalya’nın Pisa Kulesi gibi bu kule de yana doğru eğik! Tepesinde eskiden Sovyet çift başlı kartalı varmış ama birlik dağılınca Tatar halkının haklı talebiyle yerine hilal yerleştirilmiş.
Kulenin efsanesi ise tam bir dram aslında. Korkunç İvan, Kazan Hanlığı’nın son hükümdarı güzeller güzeli Süyümbike Hatun’la evlenmek ister. Süyümbike reddeder ama İvan “Şehri yakarım!” deyip tehdit edince bir şart koşar. “Bana 7 günde 7 katlı bir kule yapacaksın.” Kule jet hızıyla biter. Düğün günü Süyümbike şehre son kez bakmak için kulenin tepesine çıkar. Halkını terk etmektense kendini aşağıya bırakır… Tabii bu işin romantik efsanesi. Tarihi kayıtlar ise şöyle diyor; Süyümbike kuleden falan atlamadı. Şehre giren Ruslar tarafından oğluyla birlikte esir alınıp sürgüne gönderildi. (Yine de efsane daha vurucu, kabul edelim).
Kalenin içinde adım başı bir tarih fışkırıyor, hepsini sizin için tek tek not ettim. Girişte bir kremlin haritası asılı ordan yerlerini belirleyip sırayla gezilebiliyor.
🏛️ Tataristan Ulusal Müzesi (Giriş 450 Ruble) : Rusya’nın en eski müzelerinden biri. Bölgenin antik çağlarından modern Sovyet dönemine kadar uzanan devasa bir koleksiyonu var. Tarih meraklıları kaçırmasın.
🌳 Tarımcılar Sarayı (Palace of Agriculturalists) : İşte benim favorilerimden biri! Tarım Bakanlığı binası olarak yapılmış ama bakanlık binası demeye bin şahit ister. Öyle zengin, öyle şatafatlı ki! Kremlin’e çok yakın diye yapılıyorken çok tartışılmış ama şu an şehrin en fotojenik, en popüler binalarından. Kremlin’ in duvarlarından aşağıya bakınca görebildik o kadar sıcaktı ki yanına gitmeyi göze almadık. Zaten içine girilmediği gibi dıştan güzel bir bina.
Ama bu tapınağa gitmeyi çok istedim. Merkezden 30 numaralı otobüse binip Pereprava durağında iniyorsunuz. Kazanlı sanatçı Ildar Hanov’un “Dünyadaki tüm dinler barış içinde yaşamalı” fikriyle başlattığı harika bir proje. İçeride tam 16 dünya dinini sembolize eden 16 rengarenk kubbe var. İçeri girdiğiniz an enerjiniz değişiyor. Gördüğüm en enteresan yerlerden biriydi diyebilirim. Üstelik sürekli yeni bir bina ve sanat eseri ekleyip duruyormuş. Ziyaretçisi çok olan değişik bir yerdi. Kazan şehir dışını görmek için bile gidilebilir.
⛲ Milenyum Park : Şehrin 1000. yılı şerefine 2005’te açılmış. Girişte sizi Tatar mitolojisinin ünlü ejderhası Zilant heykelleri karşılıyor. 24 saat açık olan bu park, seyahatte ayaklarınıza kara sular indiğinde soluklanmak için birebir.
İşte burası şehrideki en sevdiğimiz bölge oldu. Marcani ve Kayum Nasıri caddelerine mutlaka sapın! Karşınıza çıkacak o rengarenk ahşap evlere bayılacaksınız. Mullin Evi (Tatar Yaşam Müzesi) ve o meşhur Tatar tatlısının adını taşıyan Çak-Çak Müzesi burada. Muhteşem mimarisiyle Azimov Camii ile Rus Çariçesi II. Katerina’nın Müslümanlara hediyesi olan tarihi Mercani Camii‘ni görmeden mahalleyi terk etmeyin. Camideki görevlilerin iStanbul’a selam söyleyin demeleri halen kulaklarımda. Çok misafirperverdiler ve güleryüzlüydüler doğrusu.
Bir de bu mahallede bir telefoncuya girip internetimiz bir türlü çalışmıyor, dedim. Orda çalışan çocuğun kendi VPN’ini bize açması müthişti. Kendisini seyahatlerde karşımıza insan kılığında çıkan melekler listeme aldım.
Vaktiniz varsa Kazan’ın biraz dışındaki şu iki efsane yere mutlaka bilet alın:
Kazan mutfağı işi başka bir boyuta taşıyor. İşte “Bunu yemeden dönersen darılırım” listesi aşağıdadır.
Echpochmak : “Ech” üç, “pochmak” köşe demek. Yani bizim bildiğimiz üç köşeli nefis Tatar böreği. İçi kuzu eti, soğan ve patates dolu. Sıcak sıcak efsane gidiyor.
Cheburek : Bizim bildiğimiz Çiğ Börek! Rusya genelinde çok popüler bir sokak yemeği. Mayasız hamurdan, içi sulu kıymalı. Yağda cızır cızır kızarıyor.
Bishbarmak : Adı “beş parmak”tan geliyor çünkü elle yeniyor. Alta hamurlar, üste didiklenmiş lezzetli etler…Göçebe kültürünün en doyurucu mirası.
Çak-Çak (Chak-Chak) : Fındık boyutunda kesilen hamurların kızartılıp, sıcak ballı şerbetle harmanlanarak yapılan milli Tatar tatlısı. Tataristan’ın resmi gururu! Çıtır çıtır, ağızda eriyen bir lezzet bombası.
Tüm bu yemeklerde domuz eti olabileceğini hatırlatmak isterim. O yüzden eğer hassasiyetiniz varsa Özbek lokantalarını kollayın mis gibi pilavınızı yeyin.
Kazan’ı gezdik, kedileri sevdik, börekleri gömdük! Şimdi sıra bu güzel anları sindirip rotayı trenimizin kalkacağı perona çevirmekte. Bakalım bizi vagonlar hangi eşhre götürecek? 🚂✨
Burası Rusya’nın en kalabalık 4. şehri ve tam anlamıyla Ural Dağları’nın eteklerinde. Avrupa ile Asya’nın tam sınırında yer alıyor. Yani bir ayağınız Avrupa’dayken diğerini Asya’ya uzatabileceğiniz o meşhur coğrafya burası!
Şehir, 1723 yılında I. Petro’nun emriyle devasa bir demir fabrikası olarak kurulmuş ve adını Petro’nun sevgili eşi Çariçe I. Ekaterina’dan almış. Kültür sanat işlerinde de bayağı aşmışlar; şehirde 12 tiyatro, 2 filarmoni orkestrası var ki Devlet Akademik Tiyatrosu dünyaca ünlü. Bir de buralar yeşil renkli malahit taşıyla meşhur. Kendinize buradan malahit taşından bir kolye almadan sakın dönmeyin, resmen Uralların enerjisini taşıyor! Sen aldın mı diye sorarsanız, resmen unuttum:)
Lafı uzatmadan, o meşhur “Kırmızı Hat” yolundan yürümeye ve Romanov Hanedanı’nın tüyler ürperten gizemli tarihine dalmaya hazır mısınız?
Yekaterinburg’da kaybolmak imkansız, çünkü adamlar yere bildiğiniz kırmızı bir çizgi çekmişler! Şehrin en önemli 35 turistik noktasını birbirine bağlayan, yaklaşık 6-8 kilometrelik nefis bir yürüyüş parkuru. Çizgiyi takip ederek gezebileceğiniz ana duraklar ise şunlar:
Şehrin Rus tarihi açısından bu kadar önemli olmasının sebebi, koca bir imparatorluğun burada, bir gecede yok edilmiş olması. Son Rus Çarı II. Nikolay, eşi ve 5 çocuğu esir alınarak buradaki İpatiev Evi‘ne getirilmiş. İşte o trajik hikayenin yaşandığı yerler:
17 Temmuz 1918 gecesi saat 02.00’de, askerler “Sizi başka yere nakledeceğiz” diyerek onları bodrum kata indiriyor. Ancak bodrumda infaz kararı yüzlerine okunuyor. İlk kurşun Çar Nikolay’a sıkılıyor. Sıra kızlarına geldiğinde ise çok tuhaf bir şey oluyor: Kurşunlar kızların göğsünden sekiyor! Meğer kızlar giysilerinin içine elmas ve mücevherlerini gizlemek için dikmişler. Mücevherler kurşunları sektirince kızlar ilk etapta ölmüyor. Askerler de durmuyor süngülerle ve yakın mesafeden ateş ederek onları infaz ediyorlar. Çar, ailesi, doktoru ve uşakları dahil 11 kişi 20 dakikada katlediliyor. İşte bu vahşetin yaşandığı o İpatiev Evi yıkılmış. Tam o bodrum katının olduğu yere devasa Kanlı Kilise inşa edildi.
İnfaz gecesi askerler cesetleri tanınmaz hale getirmek için üzerlerine asit döküp yakmaya çalışıyor ve Ganina Yama adındaki bu terk edilmiş maden ocağına atıyorlar. Tabii halk bulur diye korkup sonradan kemikleri başka bir ormana taşımışlar.
Komünizm çöktükten sonra gizli mezarlar bulundu, DNA testleriyle kimlikler doğrulandı. Çar ve ailesinin kemikleri şu an St. Petersburg’da yatıyor ve kilise 2000 yılında tüm aileyi “Aziz” ilan etti. Bugün o maden ocağının üzerinde, katledilen 7 aile üyesini simgeleyen, çivi bile kullanılmadan ahşaptan yapılmış 7 şahane şapel/kilise yükseliyor.
🚌 Ganina Yama Ulaşım Notu: Biz buraya taksi ile gittik. Dönüşte baktık otobüs durağı var onunla döndük. Otobüs bir yere kadar gitti ve ordan da metroya binip merkeze ulaştık.
Şehrin biraz dışında, Asya ve Avrupa sınırını tam ortadan bölen meşhur bir Sınır Dikilitaşı bulunuyor. Hatta o kadar ikonik bir yer ki, Rusya’nın yeni basılan 5000 Rublelik banknotlarının üzerinde buranın resmi var!
Bu şehirde çok tatlı bir hostelde kaldık. Oldukça moderndi ve aşırı temizdi. Biz iki kişilik oda seçtik. Adını şuraya yazayım da belki gidecek olanlar değerlendirebilirler. Poshtel VDali Hostel – 1 gece 2 kişi 2000 tl ödedik.
Yekaterinburg’un o hüzünlü ama bir o kadar da hayran bırakan tarihi sokaklarını arkamızda bırakıp, tren garına doğru yöneliyoruz. Bir sonraki durakta görüşmek üzere! 🚂✨
İşte Kazan ve Yekaterinburg’dan sonra Trans-Sibirya rotamızın en edebi, en derin ama bir o kadar da keşfetmesi kolay durağı: Omsk!
Burası Sibirya’nın tam merkezine yakın, sanayisiyle kültürünün el ele yürüdüğü tatlı bir şehir. Tarihi ise tam bir savunma hattı hikayesi: 1716 yılında Rus sınırlarını Kırgız kabilelerine karşı korumak için askeri bir kale ve hapishane olarak kurulmuş. 1800’lerin başında Batı Sibirya ve Kazak steplerinin resmen başkenti olmuş! Ne zaman ki Trans-Sibirya demiryolu buraya ulaşıyor, şehir bir anda jet hızıyla büyüyor. 1917 devriminden sonraki o çalkantılı iç savaşta ise 1919 yılında Bolşeviklerin eline geçiyor.
Şehir küçük ve kompakt olduğu için “ayaklarımıza kara sular indi” demenize gerek kalmayacak, çünkü yürüyerek şipşak gezilebiliyor!
Hemen istasyondan merkeze kaçış tüyomuzu verip sokaklara dalalım mı?
🚎 Omsk Vokzal’dan (Gardan) Merkeze Ulaşım: Trenden indikten sonra 4 veya 14 numaralı troleybüsleri buluyorsunuz, sizi doğrudan merkezin göbeğine bırakıyor.
Omsk demek, dünya edebiyat tarihinin seyrini değiştiren o koca çınarın, Fyodor Dostoyevski’nin küllerinden doğduğu yer demek. Ünlü yazar, siyasi fikirleri yüzünden tam 4 yıl boyunca buradaki askeri hapishanede sürgün hayatı yaşamış. Hani o meşhur, psikolojik tahlillerin dibine vurduğu büyük eserleri var ya, işte onların tohumları tam olarak burada, bu acı günlerde atılmış. Zaten Trans-Sibirya Ekspresinde bu şehirde durma sebebimiz tam olarak da buydu.
Dostoyevski’nin Omsk’taki hapishane gözlemlerine dayanarak yazdığı, ilk eser olan “Ölüler Evinden Notlar” romanının kalbi burası. Yazar, 38 yaşlarındayken bu romanın ilk bölümünü tam da bu şehirde yazmaya başlamış. Sonradan Petersburg’da bitirmiş. Mahkumların günlük hayatlarını, ruh dünyalarını ve suç-adalet kavramlarını sorguladığı o dev eser bu topraklardan çıkma.
Yazara dair içimizi ısıtan muazzam bir detay da var. Bir gün mahkumlar İrtiş Nehri kenarındaki zorunlu çalışmadan bitkin bir halde dönüyorlarmış. Derken, annesinin elinden kurtulan küçük bir kız çocuğu Dostoyevski’ye doğru koşmuş. Yazarın avucuna küçük bir bozuk para bırakıyor. Dostoyevski, bir çocuğun bu saf merhametini hayatı boyunca hiç unutmamış. O bozuk parayı yıllarca kutsal bir emanet gibi saklamış. Müzede bu ruhu hissetmek gerçekten çok özel.
Asıl güzel olan bu müzeden çıkar çıkmaz gittiğimiz Dostoyevski ismindeki kafe idi. O kadar güzel hazırlamışlar ki inanın müzeden çok çok daha güzel düzenlenmişti. Her şey tamamen yazarın eserleri ve hayatından kesitlere yer verilmiş.
Aşağıda bu şehrin kısa videosunda müze ve kafeyi anlattım izlemenizi öneririm.
Sibirya’nın bu köklü şehrinde görmeniz gereken iki muazzam inanç merkezi ve bir tarihi kapı var:
Her Rus şehrinin olmazsa olmazı, canımız ciğerimiz Lenin Caddesi burada da başrolde! Burası şehrin en canlı, en yürünesi caddesi.
Şehir turunu tamamlayıp, Omsk Müzesi’ni de gezdikten sonra kendimizi ödüllendirme vakti. Omsk’un o geniş yeşil alanlarına ve meşhur İrtiş Nehri kıyısına doğru geçiyoruz. Nehir kenarında yürüyüş yapmak, Dostoyevski’ye para veren o küçük kız çocuğunu düşünerek nehre bakmak ve Sibirya havasını içinize çekmek tren yolculuğunun tüm yorgunluğunu alıyor.
Burada ruhumuzu doyurduktan sonra şimdi ne yapıyoruz? Tabii ki tren için alışverişimiz yapıp istasyona doğru ilerliyoruz 🚂 Canlar, sıradaki şehirde görüşmek üzere!
İşte Trans-Siberian rotamızın devasa metropolü, Sibirya’nın adeta başkenti sayılan o çılgın şehir: Novosibirsk!
Burası 1,7 milyona dayanan nüfusuyla Sibirya’nın toprakları en geniş, en büyük kenti. Aynı zamanda tam bir otomotiv ve madencilik devidir kendisi. “Sibirya deyince gözümde köy gibi yerler canlanıyor ” diyenleri ters köşe yapacak kadar modern ve hareketlidir. Şehir merkezi o kadar güzel planlanmış ki, önemli noktalara 20-50 dakikalık keyifli yürüyüşlerle şipşak ulaşabilirsiniz.
Şehrin kalbi, her yola çıkanın mutlaka düştüğü Lenin Meydanı (Ploshchad Lenina). Buranın olayı ne biliyor musunuz? Dünyanın en büyük bronz Lenin heykellerinden biri tam olarak burada dikiliyor! Önünde fotoğraf çekilirken insan kendini küçücük hissediyor.
Meydanın hemen arkasında ise Novosibirsk’in gururu olan devasa Opera Binası var. Rusya’nın en büyük, en prestijli tiyatro yapılarından biri. Hatta ünlü Bolşoy Tiyatrosu bile boyut olarak bunun altında kalıyor, öyle heybetli bir kubbesi var. Buraya kadar gelmişken şık bir bale veya opera yakalarsanız kaçırmayın! Fakat böyle bir merakınız varsa aman erkenden bilet işini ayarlamayı unutmayınız. Türkiye’den bilet satın alamazsınız maalesef. O yüzden Rusya’da sizin için bilet alabilecek arkadaşımın instagram hesabını şuraya bırakıyorum. Mustafa bey ile iletişime geçersiniz.
Meydandan çıkıp şehrin ana damarı olan Krasny Prospekt (Kızıl Bulvar) boyunca yürüdük. Karşınıza masallardan fırlamış gibi duran, minik ama çok estetik St. Nicholas Şapeli çıktı. Tam bir fotoğraf noktası! Caddenin tam ortasında görmemeniz imkansız.
Sibirya denince insanın aklına hep dondurucu soğuklar geliyor değil mi? Oysa biz tam tersini yaşadık ve Sibirya yazının aslında ne kadar sıcak, hatta kavurucu olabileceğini bizzat deneyimledik. Tabii kış aylarında buraların aşırı soğuk bir coğrafyaya dönüştüğünü de gitmeden önce çok duymuştuk. İşte tam da bu hava tahminleri kafamızda dönerken, henüz İstanbul’dayken Novosibirsk için konaklama planlarımızı yapmaya başlamıştım. Haritadan seçtiğimiz evin konumuna bakarken bir de ne göreyim; meğer evin tam karşısında tarihi bir hamam kompleksi yükselmiyormuş mu! Eh, biz seyahatte böyle fırsatları kaçırır mıyız hiç? Novosibirsk’e ayak basar basmaz, şehrin en köklü ve en tarihi hamam kompleksi olan Fyodorovskie Bani’ye (Fedorovsky Baths) kendimizi attık!
Burası 1909 yılından beri hizmet veren, şehrin adeta bir kültür mirası. Orada gördüklerimiz bizde saklı kalsın ama şunu ekleyeyim gündüz bir tık daha ucuz, hafta sonu ve akşam saatleri daha pahalı oluyor. Türkiye’deki hamam ücretlerinden ucuz ama tabii ki bizim hamamlarımızın yanından geçemez. Yine de çok çok farklı bir deneyim.
Gelelim bu şehrin bir diğer dünya rekoruna! Şehri ikiye bölen o heybetli Ob Nehri’nin üzerinde tam 2,1 kilometre uzunluğunda bir Metro Köprüsü var. Ve sıkı durun; burası dünyanın en uzun kapalı metro köprüsü ünvanına sahip!
📸 Pustoo Dünya Tüyosu: Hemen metronun yeşil hattına atlayın ve Rechnoy Vokzal ile Studencheskaya durakları arasında bir tur atın. Özellikle gün batımı saatine denk getirin. Böylece metronun camından Ob Nehri’nin ve şehir silüetinin muhteşem manzaralarını yakalarsınız. Hem de sadece bir metro bileti fiyatına, tamamen bedava bir görsel şölen! Nehir kıyısında yürüyüş yapmak da ayrı bir keyif.
Şehrin biraz dışına çıkmaya üşenmeyin, çünkü orada dünyanın en sıra dışı yerleşimlerinden biri var: Akademgorodok. Sovyetler, sırf bilim insanları, profesörler ve araştırmacılar yaşasın diye bu ‘bilim kentini’ dönemin orman ortasına özel olarak inşa etmiş.
İçeride ayrıca Demiryolu Teknolojisi Müzesi var! Eski Sovyet tren lokomotiflerini, çarların vagonlarını açık havada yan yana dizmişler, gezmesi inanılmaz keyifli.
Unutmadan gitmeden önce Yandex map yüklemeyi sakın unutmayın. “Rusya’ya gitmeden önce bilmeniz gerekenler” yazımda detaylıca anlattığım başka uygulamalar da var.
Kültür, tarih doyurduysa biraz da halkın arasına karışalım! Merkez Pazar, Novosibirsk’te hayatın nasıl aktığını görmek için bir numaralı adres. İçeride aklınıza gelebilecek, gelmeyecek her şey var. Sibirya’nın meşhur kurutulmuş mantarları, çeşit çeşit balıklar, taze meyveler, Orta Asya baharatları… Buranın kokusunu içinize çekip yerel lezzetleri tatmak (ve tabii Novosibirsk Devlet Yerel Tarih ve Doğa Müzesi‘ni de araya sıkıştırmak) günü tamamlamak için birebir. Pazardan çıkabilirseniz tabii ki:)
Bu pazar yerinde Özbek, Kırgız, Kazak, Tatar yani bizim akrabaların satıcı olduğu bir pazar. İçinde Özbek lokantaları hatta Türkiye’den gitmiş bir işletmecinin de yeri var. Türk çayını özlediyseniz birebir.
Gezdik, hamamda terledik, acıktık! İşte izlediğimiz videolardan ve seyahat gurularından aldığımız nokta atışı yemek durakları:
Ahmet Bey’in videosunda görüp hayran kaldığımız o meşhur mekan! Burası sıradan bir restoran değil, içerisi antika bebekler ve mobilyalarla adeta bir müze gibi. Ama asıl bomba şu: Zamanında Vladimir Putin ve Angela Merkel buraya gelip akşam yemeği yemişler ve menüdeki meşhur ayı kebabını tatmışlar!
Novosibirsk’i dev Lenin’iyle, köprüsüyle, bizi pamuk gibi yapan hamamıyla ve geyik etli hamburgerleriyle çok sevdik. Şimdi üzerimize tatlı bir rehavet çökmüşken yeniden peronlara dönme ve Trans-Sibirya maceramıza devam etme vakti! Bir sonraki şehirde görüşmek üzere! 🚂✨
İşte Trans-Sibirya demiryolu hattının tam kalbinde, adını Türkî kökenlerinden alan durağımız: Krasnoyarsk!
Burası Yenisey ve Krasnoyarsk nehirlerinin arasında parıldayan devasa bir kavşak noktası. Biz buraya Krasnoyarsk diyoruz ama Sibirya Türkçesindeki adı o kadar tanıdık ki: Kızıl Yar (Kızılyar)! Ruslar buraya gelip yerleştiğinde bu ismi kendi dillerine Krasny Yar olarak çevirmişler. Şehir büyüyünce de bugünkü adını almış. Aynı zamanda tam bir gençlik şehri; şehirde tam 30 üniversite ve 150 binden fazla öğrenci var. Sokaklardaki o cıvıl cıvıl, enerjik havayı hemen hissediyorsunuz.
Tren istasyonundan şehir merkezine yürümek isterseniz yaklaşık 30 dakikalık keyifli bir rota sizi bekliyor. Ama “Yol yorgunuyuz, çantamız var” derseniz, kapıdan troleybüse atlıyorsunuz. Ya da minibüslere de binebilirsiniz. Hop, 5-10 dakikada merkezin göbeğindesiniz. Dümdüz bir şehir ve elbette bütün Rus şehirleri gibi düzenli ve tertemiz. Geniş kaldırımlar, çok şeritli yollar…
Şehrin merkezi (Tiyatro Meydanı, Surikov Sanat Merkezi, o meşhur merkez çeşmeleri, Prospekt Mira ve Karaulnaya Tepesi) o kadar kompakt ve yaya dostu ki, her yer birbirine 20-50 dakikalık yürüme mesafesinde.
Cebinizdeki 10 Rublelik banknotu çıkarın ve bakın; çünkü şu an tam olarak o paranın içine düşeceksiniz! Rusya’nın 10 Rublelik banknotunun üzerinde tamamen Krasnoyarsk tasvir edilmiştir.
Köprüyü izlemeye çıkan şehir sakinleri canlı müzik yapanları dinlerken içlerinden geldiği gibi dans ediyorlar. Biz de onları seyrediyoruz. Sakin ve sıcacık bir şehir Krasnoyarsk.
İşte o 10 Rublenin üzerindeki ikonik kırmızı tuğlalı şapel! Karaulnaya Dağı’nın tam tepesinde gururla yükseliyor. Burası şehrin ve o çılgın Yenisey Nehri’nin muhteşem, panoramik manzarasını ayaklarınızın altına seriyor.
📸 Pustoo Dünya Tüyosu: Şapele giriş tamamen ücretsiz. Tepeye çıkış biraz dik bir yürüyüş gerektiriyor, gözü yemeyenler şipşak bir taksiyle de çıkabilir. Ama ne yapın edin, buraya gün batımı saatinde gelin. Altın rengi ışıklar şapelin üzerine vururken Sibirya’nın en fotojenik, en büyüleyici manzarasını yakalayacaksınız!
Krasnoyarsk’ın o gençlik enerjisini cebimize koyup, 10 Rublemizi hatıra olarak saklayarak trenimize geri dönüyoruz. Cebimizde bir de Krasnoyarsk’ta kaldığımız hosteldeki tatlı anılar kalıyor. Harika bir hosteldi. Orayı harika yapan ise düzenli mutfağı, konumu, temizliği filan değil, çalışanların yardımseverliğiydi. Natalia, bir sonraki durağımız olan Irkutsk ve Olkhon Adası gezimiz için resmen ÇIRPINDI. O da gezimizin meleklerinden biri.
Peki şimdi istikamet neresi? Tabii ki rayların bizi götürdüğü o yeni maceralar! Bir sonraki şehirde görüşmek üzere! 🚂 yeşil dağlar, coşkulu nehirler ve koca bir göl bizi bekler!
Anlattığım bu şehirlerin her birini aşağıdaki videolardan izleyebilirsiniz.
Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.