
Trans-Sibirya Ekspresi demiryolu hattı, Rusya’nın başkenti Moskova’dan Rusya’nın doğusundaki en büyük şehir olan Vladivostok’a kadar gider. Toplamda 87 kasaba ve şehirden, 16 büyük nehirden geçer. Bu nehirler arasında; Obi, Yenisey, Selenga, Angara, Kama ve 3 bin 500 kilometrelik Volga gibi dünyanın en ihtişamlı nehirleri yer alır. Ural Dağları’nın eteklerinden ve ormanlardan, steplerden geçer. Dünyanın en derin gölü Baykal Gölü’nün yanından ilerler. Ta ki Büyük Okyanus kıyısındaki Vladivostok şehrinde denizle kavuşana dek…
Demiryolunun en büyük özelliği, 9.288 km uzunluğuyla dünyanın en uzun kesintisiz demiryolu yolculuğu olmasıdır. Bu yolculukta toplam sekiz saat dilimi değiştirilir. Tek seferde bu yolculuğu yapmak isterseniz 6,5 gün sürer.
İşte okuduğunuz bu iki paragrafa Trans-Sibirya Ekspresi’nin kısaca teknik tanımıydı. Onu benzersiz yapan tek seferde o kadar uzun mesafeyi katetmesi olsa da bence tren yolunda görecekleriniz işin daha özel olan kısmıdır. Bu yazıda sizlere kendi deneyimime dayanarak bu yolculuğu anlatmak istiyorum.
⚠️ Pustoo Dünya Notu: Her gezginin hayali olan bu rota, zorluğuyla bilinir. Günlerce trende gitmek bir yana, Rus alfabesi ve Rusya’nın ortalarına doğru İngilizce bilenlerin azalması gezginlerin gözünü korkutur. Rusya’nın mevcut siyasi duruşu ve yaptırımlar nedeniyle bu rota, şu sıralar dünya genelindeki seyahat severlerin planlarında biraz arka planda kaldı. Kiril alfabesi ise zaten yeterince korkutucudur. İnternetin olmaması, çevrimdışı haritaların çalışmadığı şu dönemde elbette çok zor. Ama bütün bunlar bu rotanın yapılamayacağı anlamına gelmez; sadece sizi çok zorlayacağını bilmelisiniz.
Bu rotayı kışın yapmak kulağa son derece fantastik ve “Sibirya” ruhuna uygun gelse de dondurucu soğukta şehirleri gezmenin çok zor olacağı bir gerçek. Yine de kış aylarında tren biletlerinin çok daha ucuz ve vagonların nispeten boş olması işin cazip tarafı olabilir. Karar sizin!
Trenlere in-bin yapmak uzaktan keyifli görünse de ehh, biraz da yorucu oluyor. Hiç de öyle benim videoalrda laylaylom anlattığıma bakmayın. Bizim gibi sırtçantalı gezginseniz yükünüz in-bin derken katlanıp duruyor. Yok çekçekli valiziniz varsa yine aynı şey çek- taşı- kaldır- aç- topla vallahi zor. Bu yüzden yolculuk planını kendi performansınıza ve zamanınıza bağlı olarak belirlemelisiniz. Önümde iki rota alternatifi vardı, onlara isim bile verdim.
Biletleri ucuza getirmek ve planı oturtmak ciddi bir araştırma gerektiriyor. Ben seyahat planımız için defalarca elle haritalar çizdim; takvim programları hazırlayıp yazdım, yırttım, yeniden yaptım. Plan mükemmelleşene kadar bu aşamalar bile çok zorladı. Kendimi defalarca “Bu kadar karmaşık olmak zorunda mı?” derken buldum. (Yandaki fotoğrafta birkaç hazırlık aşamasında yazdıklarımı görüyorsunuz.)
Biz, yani ablamla birlikte iki kadın bu maceradaydık. Daha önceden Moskova-Vladimir arasını gittiğimiz için bu kez seyahate Kazan’dan başlamak istedik. Methini çok duyduğumuz bu güzel Tatar şehrini görmek için harika bir fırsattı.
Tren yolunun son durağı olan Vladivostok şehrine kadar gitmekten vizemiz yetmeyeceği için vazgeçtik. Moğolistan’a veya Güney Kore’ye geçme fikri üstünde de aslında çok düşündük. Burada da farklı hesaplamalar bizi vazgeçirdi. İkisi de detaylı gezileri hakeden ülke. hal böyle olunca ek zaman ve elbette yüksek bir maliyet çıktı. Eh malumunuz, evde bizi bekleyen sevdiklerimiz de var.
Velhasıl, bize en uygun rota Moskova – Ulan-Ude arası oldu. Dönüşte Ulan-Ude’den Moskova’ya iç hat uçağıyla döndük. Buna rağmen 25 günü bulan bu gezi ucu ucuna yetti diyebilirim.
Bu iki şehri geçtikten sonra tren yolunun Moskova’dan Sibirya’ya giden iki farklı ana çıkış rotası vardır:

Tek bir bilet satın istediğin şehirde inip tekrar aynı biletle binemek sozkunusu değil. Her şehir arasında ayrı bilet almalısınız. Bu durum, keşfetmek istediğiniz her durakta tüm bagajınızı trenden indirmeniz anlamına geliyor. Pek tabii her şehirde otel, hostel veya ev rezervasyonunuzu da ayarlamalısınız. Olay oldukça komplike anlayacağınız.
Rusya’da tren, uçak ve konaklama için çok popüler olan Tutu.ru adlı bir site var. Ben bu site üzerinden tren saatlerini, vagon tiplerini, evcil hayvan kabul edilip edilmediğini veya vagonda duş olup olmadığını tek tek inceledim. Kullanıcı yorumları hangi trenin daha konforlu olduğunu anlamak için harika bir rehber oldu. Ben Rusça okuyabildiğim için siteye gidip tek tek işaretlediğim saatleri Rusya Demiryolları sitesinden de çapraz kontrolleri gerçekleştirdim.
Ancak bilet alma sürecinde karşımıza iki büyük zorluk çıkıyor:
İstasyonlardaki gişelerden seyahat anında bilet almak bir seçenek aklınızda olsun. İngilizce konuşan birini bulmak zor olduğu gibi trende yer kalmama riski de çok yüksek. Biz çözümü Rusya’da yaşayan Türk bir arkadaşımdan rica etmekte bulduk. Kendisi bizim adımıza Rus kredi kartıyla biletlerimizi satın aldı ve e-postamıza gönderdi (elbette bu süreç için küçük bir hizmet bedeli ödedik, kendisi öğrenci Petersburg’da). Yazımın sonunda bilet işlerinizde destek alabileceğiniz bu güvenilir arkdaşım Mustafa’nın leti sizlerle paylaşacağım.
Rota belirlendi, tarihler seçildi ama bu kez “Hangi vagon ve hangi tip koltuk alsak?” diye düşünmeye başladık. Rusya trenlerinde genellikle üç farklı vagon sınıfı bulunur. Bu aşamada hem cüzdanınızı hem de kişisel seyahat tarzınızı dikkate alarak karar vermelisiniz.
Platskart vagonlar kulağa tuhaf gelebilir ancak Rus deneyimini doyasıya yaşamanın ve harika arkadaşlar edinmenin mükemmel bir yolu bence. Çünkü bu biletler diğerlerine göre ucuz olduğundan genelde küçük şehirler arasında gidip gelen Rus aileler tercih ediyorlar. Ruslar bu açık kompartımanlarda seyahat etmeye o kadar alışıklar ki şaşarsınız.
Unutmadan yolculuğumuz boyunca tek bir turist dahi görmedik.
Yukarıda saydığım seçeneklerde vagonların bir başında tuvalet/banyo, diğer ucunda da vagon görevlileri ve sıcak su alabileceğiniz kısım bulunur. Aşağıda anlatacağım kriterler kendi deneyimlerim yadı açık Platskart vagon hakkındadır.
Ablamla iki kişi olduğumuz için Kupe (2. Sınıf) almayı hiç düşünmedik. Yabancı iki kişiyle kapalı bir odada saatlerce kalmak sıkıcı olabilirdi. Aslında sadece kadın yolcu seçme hakkımız da vardı ama neticede gelecek olan kadınları da seçemezdik, değil mi? O yüzden en iyi seçeneğin açık sistem Platskart vagonlar olduğuna karar verdik.
Koridor tarafındaki alt-üst yatakları aldık. Böylece kendimize ait küçük bir masamız oldu ve biletleri daha ucuza getirdik. Yol boyunca ineni bineni izledik, insanlarla sohbet ettik ve her iki pencereden de manzarayı doya doya izleyebildik. Kararımızın ne kadar doğru olduğunu kupe vagonlarından geçerken bir kez daha anladık!
💭 “Açık vagonda gürültü olur mu, kokar mı, insanlar alkol alıp taşkınlık yapar mı?” diye endişeleniyorsanız, bu macera size göre olmayabilir. Ancak samimiyetle söylyorum; bizim yolculuğumuzda bu olumsuzlukların hiçbirini yaşamadık. (Belki biraz ben horlamış olabilirim, orasını bilemem! 😅)
Vagonları tanıdıktan sonra diğer bilgileri kendi maceramızı da aktararak vereceğim kısma geldik.
Hazırsanız, tren kalkıyor! 🚂 ve macera şimdi başlıyor…
İlk trene bineceğimizde, heyecandan ne yapacağımı bilemiyordum. Haftalarca, hatta aylarca süren o hummalı planlama aşamasından sonra, günler öncesinde aldığımız o biletteki sihirli saat nihayet gelip çatmıştı: 00.32!
Takvimler 5 Haziran’ı gösteriyordu. Gece tam 00.32’de, 12. Vagonun 49 ve 50 numaralı koltuklarının resmi sahibi olarak gardaydık. İstasyonda bir tek biz bu kadar heyecanlıydık sanırım. Çünkü bizim için müthiş ötesi görünen bu efsanevi seyahat, vagondaki diğer insanlar için “Bir an önce bitse de evimde kahvaltıya yetişsem” yolculuğuydu.
Trene adımımızı attığımızda, gecenin yarısı olduğundan herkesin uyuduğunu fark ettik. Uyumayanlar ise sessizce yerlerine geçmeye çalışan bizleri yani yeni gelenleri inceliyordu. Gitmeden önce o kadar çok video izlemiştim ki, vagonda yapacaklarımı az çok biliyordum. İlk kural: Bize verilen paketli nevresim takımını hemen açıp yatağımızı yapmalıydık. Kafamda deli sorular: Çantalar nereye kaldırılacak? Pijamalarimızı hemen mi giysek? Ay, çok gürültü yaptık sanki, sessiz olmalıyız! Işıklar tamamen kapanana kadar yerleşsek bari… Derken, sadece beş dakika içinde ablam üst kata, ben de alt kata fırtına gibi yerleşmiştik bile. Biz o kadar hızlı hareket etmiştik ki, vagondaki diğer insanların hareketliliği hâlâ devam ediyordu. Üstelik tren henüz hareket bile etmemişti.
Derken kompartımanın ışıkları söndü. Birkaç kişi pencerelerden kendisini geçirmeye gelen sevdiklerine son kez el salladı ve tren hareket etti. O anı çok net hatırlıyorum; içimden kocaman bir “Hadi Bismillah” dedim, yana dönüp “Hemen uyusam bari” diye düşündüm. Gece boyunca bir ara hafifçe sallandım gibi oldu. Bir ara pencereden sızan ışık gözümü aldı, derken hareket tamamen durdu. Gözlerimi açtığımda çoktan sabah olmuştu! Büyük bir şehre gelmiş olmalıydık; inenler, binenler, toplanan çarşaflar ve görevlilerin bilet kontrolü derken vagonda müthiş bir hareketlilik başladı. Kısa süre sonra ise ortalık yerini yine derin bir sakinliğe bıraktı.
Birbirini hiç tanımayan bir sürü insanın aynı evin içinde yaşamaya başladığı bir ortam düşünün. Aslında hostelin raylar üzerinde hareket eden hali gibiydi bu. Ama burası çok daha tuhaf ve eğlenceliydi! Düşünün; beyefendiler altlarında pijamaları, ayaklarında terlikleri, ellerinde diş fırçası ve omuzlarına attıkları yüz havlusuyla koridorda tuvalete gidiyor. Hanımlar ise makyaj çantalarıyla işi ağırdan alıyorlardı. Fakat onlarda da pijama ve terlik kombini sabit. Saçlar dağınık giden, vagonun ucundaki tuvaletten tertemiz ve mis kokularla dönüyor. Ayakkabılar bir yana atılmış, koridoru adeta bir terlik cennetine dönmüştü. Hatta bir keresinde ablamın terlikleri kayboldu. Tüm vagon yolcuları sessiz bir telaşla aramaya başladık. Bazıları uyuduğundan rahatsız etmedik. Meğer gece inenlerden biri çekçek valiziyle taa koridorun ucuna sürüklemişti. Bir diğer teki de neyse ki yan komşumuzun yatağının altından çıktı.
Sabah telaşının ardından vagonun diğer ucuna, yani o meşhur semaver tarafına doğru yeni bir hareketlilik başlıyordu. İnsanlar bu kez ellerinde fincanlarla sıcacık su almaya gidiyordu. Nihayet kahvaltı zamanı gelmişti! Biz şaşkın şaşkın, o ilk sabah önce etrafımızda olup biten bu harika rutini güzelce sindirdik. Sonra da sanki kırk yıldır Sibirya’da trene biniyormuşuz gibi havalı bir şekilde kalkıp tıpatıp aynılarını yaptık. Alt kattaki yatağı hemen kapatıp şık bir masa haline getirdik, üzerine örtümüzü serdik. Ve başladık o buram buram memleket kokan tipik Türk kahvaltımızı hazırlamaya!
Biz bir gün öncesinden ekmeğimizi, peynirimizi ve ta Türkiye’den vakumlu getirdiğimiz zeytinimizi hazır ediyorduk. Hostellerde yumurta ve patates haşladık; kahvaltılıklar satın alıyorduk. Ayrıca bence küçük plastik kaplar çok gerekli ve bir de tuz. Masanın kenarına poşet sıkıştırma konusunda yan tarafta oturan teyzeden kopya çektik elbet; ne de olsa kadın tecrübeli! Teyze çöp poşeti işini masanın kenarına sıkıştırarak öyle pratik halletmişti ki hayran kaldık. Kahvaltısı bitince güzelce masasını toplayıp sildi, çöpünü de götürüp attı. Peşi sıra aynı ritüelleri biz de gururla yaşadık. İşte trendeki ilk gecemiz ve ilk sabahımız tam olarak böyleydi.
Sonraki günlerde biz de olayı tamamen çözdük. Hiç telaş yapmadan yatak açmayı, tuvaletlerin ve koridorun temizlenme saatlerini bir bir ezberledik. Arada bir vagon koridorunda beliren ve “Her şey yolunda mı?” diye soran görevli kadına, Rusça aksanımızla “Super!” diye cevap verir olmuştuk. Fakat yine de her yeni trene binişimizde, sessizce kenara çekilip herkesin yerleşmesini izlemekten kendimizi alamadık. Trenin nasıl bir anda ev ortamına dönüştüğünü, insanların günlük kıyafetlerini çıkarıp nasıl özenle katlayarak baş uçlarına astıklarını büyük bir keyifle izledik. Kimileri minik bebekleriyle gelmiş onları pışpışlıyorken, kimileri çoktan kulaklığını takıp film izlemeye koyuluyordu. Trendeki insanlar sürekli değişiyordu; biz de inenler ve binenler arasında sürekli eğlenceli kıyaslamalar yapıyorduk.
Her vagonun başında dijital bir tablo vardı. Orada istasyon isimleri ile trenin ne kadar süre mola vereceği tek tek yazıyordu. Benim yolculuktaki en büyük keyfim, ne zaman sıcak su almaya gitsem gözümü o tabloya dikmekti. Bazı istasyonlarda 30 dakika, bazılarında 5 dakika mola vardı. Şayet tren o istasyonda uzun kalacaksa, vagonda hemen tatlı bir telaş ve hareketlilik başlıyorlardı. Herkes dışarı fırlayıp temiz hava alıyor, sigara içenler sigarasını yakıyordu. Kimi de perondaki yerel satıcılardan alışveriş yapıyordu.
İnsanların indikleri o gizemli istasyonlara bakıp arkalarından hikayeler uyduruyor, fikir yürütüyorduk. Bazılarını peronda sarılarak karşılayan birileri oluyordu, bazıları ise askere gidiyor ya da askerden dönüyordu; kimbilir?
Vagon hayatının en değişmezi ise ortamın her daim aşırı sessiz ve tertemiz oluşuydu. Bir de tabii ki semaverde sıcak suyun sürekli var oluşu, koridorları hareketli kılan etkendi. Her dakikada bir, elinde fincanısıyla koridordan biri geçiyor, dönerken de kibarca selam veriyordu. Sabahları o mis gibi kokan kahvelerin yerini, öğlene doğru yavaş yavaş noodle kokuları bırakıyordu. Öğlen ve akşam yemeklerinde bütün yolcuların yediği, Türkiye’de yüzüne bakmadığımız noodle kurtarıcımız oldu. Bir markayı belledik, tavuklu olanını her markete gidişimizde aldık.
Eğer vagonda çocuklara denk gelmişsek değmeyin keyfimize! Yabancı olduğumuzu hiç umursamadan, tüm çocuksu neşeleriyle bizimle konuşmaya çalışıyorlardı. Çok geçmeden anneleri ya da babuşkaları da sohbete katılıyor, bizi adeta bir soru yağmuruna tutuyorlardı. Bense üç beş kelime Rusça biliyorum diye beni lisana tamamen hakim zannedip dakikalarca birşeyler anlatmaları çok tatlıydı. Kimbilir bana daha neler neler anlatıyorlardı! Ablam heyecanla “Ne dedi, ne dedi?” diye sorduğunda, çaresizce dönüp “Valla hiçbir şey anlamadım!” diyordum. Bazen de kulak misafiri olup, kendi aralarında bizim hakkımızda ne konuştuklarını gizlice dinlemeye çalışıyordum. Genelde neden ta buralara kadar gelip Trans-Sibirya Ekspresi gezisi yaptığımıza aşırı şaşırıyorlardı. Onlara göre Antalya ve Alanya dururken buralarda ne işimiz vardı; oysa oralar ne güzel yerlerdi!
Çok daralırsak da trenin içinde küçük keşif yürüyüşlerine çıkıyorduk. Taa yemek vagonuna kadar o sallantıda yürümek ne kadar zor, bir bilseniz… Çoğunlukla buraya gelmeden önce hazırladığım Rusya notlarını okuyor, peşisıra da 51 oyununa ya da kelime oyununa başlıyorduk. Hani şu son harften kelime bulmaca olandan. Tabii ki yanında eşlikçisi çay ve kuruyemişlerle birlikte. Kitaplarımız da yanımızdaydı elbette. Böyle böyle geçen saatlerin ardından yine gece oluyor, yatak hazırlığı ve uyku zamanı geliyordu.
Her bir yolculuk bitiminde de nevresimlerimizi ve havluları görevlilere teslim etmek kuralına uymakta üstümüze yoktu.
Trans-Sibirya Ekspresi, seyahat için oldukça güvenli bir yol olarak kabul edilir.
Güvenlikten sonra ilk akla gelen konu tuvalet; merak etmeyin, her vagonda iki adet tuvalet var. Bir tuvaletin içinde aynı zamanda duş da bulunuyor. Haliyle sıcak su da sürekli vardı. İstasyona gelince kilitlenen tuvaletler olduğu gibi, bazı trenlerdeki vagonlar durakta da çalışıyorlardı. (bu detay biletleri alırken belirtiliyor) Tuvaletler her zaman temizdi; tuvalet kağıdı, sıvı sabun ve havlu peçete her daim mevcuttu.
Vagonlarda havalandırma, ısıtma ve soğutma tertibatı çok iyi çalışıyordu. Ancak hassaiyeti olanlar için söylüyorum; bilet alırken evcil hayvan kabul edilip edilmediğine bakınız.
Trenlerde genelde kondüktör olarak Rus kadınlar (provodnitsa) çalışıyor. Erkek görevliler (provodnik) de vardı. Tren vagonlarında mutlaka bir veya iki adet kondüktör bulunur ve bunlar 24 saat hizmet verir. Günde 2 kez her vagonda temizlik yapılır. İlk bindiğimiz trende erkek görevli gördük, sonra hep kadın görevlilere denk geldik. Hepsi gayet güler yüzlü ve çalışkandı doğrusu. Bir temizlik yapıyorlardı ki görmeniz lazım! İlk önce yerlerin tozunu almak için kuru bezle geçip, sonra deterjanlı suyla paspas yapıyorlardı. Pencere pervazlarını, tutamaç gibi yerleri de dip köşe düzenli sildiler. Çöplerimiz varsa (ki herkes kendisine çöp poşeti yapmıştı) onları topladılar. Unutmadan, tuvaletlerin olduğu bölümde cinslerine göre ayrılmış çöp toplama kısmı vardı (cam, plastik, kağıt ve diğerleri şeklinde).
Saatler süren yolculuklarda belki de can sıkıntısından insan sürekli bir şeyler atıştırmak istiyor. Trenlerde yemek vagonu da var ve sunulan yemekler genellikle oldukça iyi, üstelik pahalı da değil. Biz bir kez yemek vagonunda yedik. Rus usulü çorbalar, şnitzel veya balık, pilav, salata veya patates gibi seçenekler vardı; tatlı ve içecekler de mevcuttu. Unutmadan, trende sadece yemek vagonunda alkol tüketimine izin verilmektedir. Aksi hareket eden yolcular uyarılıyor, hatta trenden indirilebiliyormuş (biz hiç denk gelmedik).
Ayrıca koridorlarda dolaşan satıcılardan yiyecek satın alınabilir. Arada vagondan geçen satıcılardan dondurma aldığımız da oldu. Ancak yolculuk için kendi erzakınızı getirmeniz en iyisi olacaktır. Vakumlu gıdalar, peynir, kuruyemiş, noodle, poşet çay, ekmek ve meyve gibi atıştırmalıklar yanınızda mutlaka olmalı. İstasyonlarda durulduğunda peronlardaki teyzelerden (babushkalar) taze meyve, haşlanmış patates veya ev yapımı börekler (pirojki) alabilirsiniz.
Ahh çay ince çizgimiz, onsuz nasıl yaşarız? Alıştığımız üzere Ruslar da çay içmeyi çok seviyorlar. Rus trenlerinin en ikonik parçası ise Podstakannik denilen gümüş bardak tutacaklarıdır. “Kendi bardağın olsa bile vagon görevlisinden bir kez çay isteyip o bardakla çay içme deneyimini yaşamalısın” demişlerdi. Ne kadar da haklılarmış, onun zevki bambaşkaymış!
Zaten vagonun başındaki semaverden (samovar) dilediğiniz zaman ücretsiz sıcak su bulabiliyordunuz. Kendi su şişeniz varsa görevliden su isteyebilirsiniz. Fakat yine de yanınızda hazır pet şişe su bulundurmanızda fayda var. Biz hep kendimiz su satın aldık.
Haa unutmadan çay için aldığımız o müthiş bardaklık “Podstakannik” görevlilere teslim edilmek zorunda. Ben bu bardaklıkları o kadar çok sevdim ki (Dostoyevski’nin masasında son içtiği çay bardağı olması detayı etkili olabilir) Moskova’dan satın aldım. Dünyanın parasını verdim ama bence değdi.
Küçük kase, kaşık, çatal ve çakı da alın derim. Hatta biz küçük bir masa örtüsü de aldık, iyi ki de almışız pek de güzel oldu; düzenli düzenli serdik örtümüzü, yedik yemeklerimizi. Islak mendil, peçete ve buzdolabı poşeti de kesinlikle yanınızda olması gerekenlerden.
Telefonlar çoğunlukla tren yolculuğu boyunca çekmiyordu ancak istasyona gelir gelmez normale dönüyordu. Gerçi bizim internetimiz olmadığından internetsiz yaşamaya çoktan alışmıştık. Cihazları şarj etmek için prizler yatak başlarında var. Yeni vagonlar böyle olsa da eski vagona denk gelme ihtimaline karşı mutlaka bir powerbank bulundurun.
Bu trende saatlerce kalacaksınız; ince bir tişört, üstüne ince bir polar yeter. Altınıza basit bir eşofman altı veya gece yatarken giyeceğiniz pijamalar iş görür. Bir de kesinlikle unutmamanız gereken şey: terliğiniz. Aşırı önemli bir detay. İnanın o bildiğiniz şık şıkıdım Ruslar bu trende en sade, en rahat halleriyle yolculuk ediyorlar.
Rusya’daki güvenlik tedbirleri o kadar sıkı ki zaten erken gitmek durumundaydık; X-ray cihazlarından geçmeden gara ne adım atabiliyor ne de peronlara ulaşabiliyorsunuz. İçeri girince o devasa garların ihtişamına şaşırmakla geçen birkaç dakikanın ardından, hemen ekranlarda trenin geliş saatini ve peron numarasını beklemeye başlıyorduk.
Tren geldiğinde vagonumuzu buluyor, inenlerin boşalmasını bekleyip elimizde pasaportlarımızla hazır vaziyette sıraya giriyorduk. “Pasaport nereden çıktı?” dediğinizi duyar gibiyim. Trans-Sibirya Ekspresi yolcuları, ister bizim gibi yabancı olsun ister Rus, trene pasaportlarını göstererek binmek zorundalar. Tren görevlileri belgeleri ellerindeki cihazla okutup, “Şu numara sizin” diye yerimizi teyit ediyorlardı. Sonra biz de koşa koşa kompartımanımıza gidiyorduk.
Trende yerimizi bulduğumuzda ilk işim hemen yan yataklara bakmak oluyordu. “Nasıl insanlarla beraber saatlerce gideceğiz acaba?” diye merak etmeden duramıyordum. Allah’a çok şükürler olsun ki şansımıza hep aileler denk geldi. Bir iki kez tek erkek ya da tek kadın yolcular da oldu ama onlar da pek sessizdi; hatta bazıları nereden bindi, nerede indi hiç anlamadık. Unutmadan, yolculuk boyunca sirkülasyon hiç bitmiyordu. Mesela biz Novosibirsk’ten binip Krasnoyarsk’a doğru giderken, karşımızdakiler arada bir yerde inebiliyor, onların yerine hemen başkaları binebiliyordu. Yani sürekli yolcular değişiyordu; hatta bizim gibi böyle uzun soluklu seyahat edene çok az denk geldik.
Bütün tren yolculuklarımız boyunca bambaşka insanlar, büyüleyici manzaralar gördük; hatta Doğu’ya doğru ilerledikçe zaman dilimleri ve saatler sürekli değişti. Her yeni şehre gidişimizde, telefondaki saatin kendi kendine değişmesine sanki çok acayip bir şeymiş gibi çocuk gibi şaşırıyorduk. Kolumdaki saatin hâlâ İstanbul’u göstermesi ise ablamla aramızda harika bir geyik malzemesi olmuştu. Telefonumu gösterip defalarca “Bizimkiler İstanbul’da ancak yeni uyandı, biz ise birazdan uyuyacağız” diyaloğunu yaptık durduk.
Saatler, günler ve kilometreler süren bu destansı yolculuk bizde unutulmaz anılar bıraktı. Binlerce kilometre yol katettik, saatler değişti, doğa değişti, hava değişti ama bizim o içimizdeki çocuksu heyecan, son istasyonumuz olan Ulan-Ude’ye kadar hep aynı coğrafi coşkuyla kaldı. Hatta o son gün, trenden orada inerken neredeyse oturup ağlayacaktık. İnanır mısınız, şimdi evimde bu satırları bilgisayara aktarırken o günleri nasıl özlediğimi fark edip gözlerimin sulanmasına engel olamıyorum…
Peki, benim neden bu kadar büyük bir heyecan ve merakla bu zorlu yolculuğa çıktığımdan da bahsetmek isterim. Sene tam 2010… İş yerine sabahları en erken gelen kişi olarak hemen bilgisayarımı açar, Özcan ve İsmail’in o dönemki efsanevi yolculuğunu büyük bir hayranlıkla takip ederdim. “Başka Türlü Bir Şey” adında bir hesap açmışlardı. İstifa edip dünyayı gezen, yani aslında hepimizin içindeki o gizli hayali gerçekleştiren iki cesur genç… Her gün vardıkları o uzak coğrafyalardan bloglarına yeni yazılar yazıyorlardı (O zamanlar henüz Instagram falan yok, sadece bloglar var!). İşte bu Trans-Sibirya treni mevzusunu ilk kez onlardan duymuş ve çılgınlar gibi araştırmaya başlamıştım.
Sonra sene oldu 2013… Oturdum, tüm bu hayalleri resmen kağıda döküp kendime büyük bir plan çıkardım. Ama trenin rotası ve süresi o kadar uzundu ki, o dönem bunu hayata geçirmek gerçekten çok zordu. Yine de pes etmedim. Yıllar boyu bilgisayarımdaki dosyaya notlar, birtakım özel ve niş noktalar eklendi. Bu yıllarda içinde Moskova ve St. Petersburg gibi şehirlere birkaç kez gittim. Oraları görünce anladım ki Rusya gerçekten devasa bir coğrafya ve bu tren gezisi hiç de öyle kolay bir lokma değil. Her şeyden önce çok ciddi bir dil bariyeri var.
İşte tam bu yüzden, kafaya koydum ve Rusça öğrenmeye karar verdim! Şu an tamamen kusursuz bir şekilde öğrenebildiğim pek söylenemez belki ama en azından derdimi bir şekilde anlatabiliyorum. En önemlisi de Kiril alfabesini rahatça okuyor, yazıyor ve karşımdakileri anlamakta fena sayılmayacak seviyedeyim.
Benim bu zorlu ve eğlenceli dil öğrenme maceram, anlayacağınız tamamen “Şayet bir gün o Trans-Sibirya Ekspresi rotasını yaparsam…” hayaliyle başladı.
Zannederim şimdi, bunca yıl sonra bu hayalimin gerçekleşmesinin bendeki heyecanını ve gururunu daha iyi anlamışsınızdır. 2013’ten 2026’ya kadar tam 13 yıl süren sabırlı bir bekleyişin ardından bu rüya gerçek oldu!
2026 yılında bu büyük seyahatin planını bilgisayarımda son kez hazırlarken, sayfamın en başına kocaman harflerle aynen şu cümleyi yazdım: “Bunu gerçekten yaşayacağınız için çok şanslısınız!”
Belki dışarıdan birçok insan bakıp “Aman canım ne var bunda, turlar var, herkes gidiyor işte” diyebilir; evet, bir bakıma doğrudur. Ama gerçekten dünyayı gezen yüzlerce gezgin arkadaşım da çok iyi bilir ki, burası lojistik ve psikolojik olarak hiç de öyle kolay olmayan, ciddi bir irade isteyen bir rotadır. Ben bile onca yıllık birikimime, hazırlığıma rağmen, iş bilet almaya geldiği, yani o meşhur “Hadi gidiyoruz!” dediğimiz o son düzlükte zorluklarını çok daha net fark ettim. Bu yüzden istedim ki, aranızda gelecekte bu muazzam seyahati yapmak isteyen seyahat severler varsa, en azından yollarını aydınlatacak ufak da olsa bir faydam dokunsun.
Ha yine de tekrar tekrar söylemek istiyorum ” çok kolay bir gezi rotası değil ”
Geldik bu efsanevi “Trans-Sibirya Ekspresi” için ne kadar harcayacağımıza… Bu bütçe tamamen seçeceğiniz rotaya göre değişiklik gösterecektir. Yukarıda bahsetmiştim tek seferde trenle Moskova-Vladivostok arasını giderseniz ucuza bilet ve konaklama masrafınız olmaz. Ben size bizim harcamalarımızın detayını aktarırsam sanırım bir fikriniz olur.
Bizim yaptığımız seyahatin temel giderleri şu şekilde oldu:
Unutmadan; bu benzersiz ve büyüleyici tren deneyimimi, sizler için ilk günkü heyecanımla acemice vidoaya aldım. Bir YouTube seyahat videosunda da uzun uzun paylaştım. YouTube kanalıma abone olarak bu seyahat yolculuğuma ortak olursanız beni dünyanın en mutlusu yaparsınız!
🔮 Arkası Yarın: Macera Devam Edecek! Bir sonraki yazımda tren yolculuğu boyunca durduğumuz o muazzam şehirleri tek tek anlatacağım. Sibirya’nın kalbine uzanan maceralarımızı kaçırmamak için şimdiden takipte kalın!
Sevgilerimle, До свидания! (Görüşmek üzere!) 👋
Yazımın içinde Trans-Sibirya Ekspresi biletlerimizi alan arkadaşımdan bahsetmiştim. Gerekirse otel, uçak biletlerinizi de alabilir. Rusya’da öğrenci olan Mustafa beyin instagram hesabı bırakıyorum. Kendisine DM’den mesaj yazarsanız görür dönmez dönüş yapar. m.k.iyice/Adı Mustafa
YOUTUBE : pustoodunya
INSTAGRAM : pustoodunya
Trans-Sibirya Ekspresi 1. bölüm videosu
Bu video ise son kısım yani 4. bölüm
Diğer yazılarımı okumak isterseniz işte linkleri :
Rusya’ya gitmeden önce bilmeniz gerekenler burada
Moskova gezi rehberi burada
St. Petersburg gezi rehberi burada
Suzdal yazısı burada
Dostoyevski’nin evini merak ediyor musunuz işte burada
Tolstoy’un evini peki ? O da burada
Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.