

Fatih Sultan Mehmet ile yolları kesişen Vlad Tepeş’in, namıdiğer Kazıklı Voyvoda’nın gerçek yüzü neydi? Peki Dracula efsanesinin kaynağı aynı kişi mi? Bu yazıda neler neler okuyacağız, hep beraber nelere şaşıracağız bir bilseniz.
Haa unutmadan bugünlerde popüler olan Fatih: Fetihler Sultanı dizisinde Vlad’ın hikâyesi anlatılırken, ekran karşısında onu merak edenler için bir güzellik yapmak istedim. 2024 Ekim’inde 15 günümü Romanya yollarına adadım. Şatoların rutubetini soluyup, her taşın altını araştırınca karşıma öyle bir portre çıktı ki… Şimdi size klavye başında değil, bizzat Karpatlar’ın o serin havasını ciğerine çekmiş birinin gözünden Vlad’ı anlatacağım. Günlerce süren araştırmalarım ve yerinde gözlemlerimle bu yazıyı hazırladım. Dizilerdeki kurgunun çok ötesindeki gerçek Vlad’ı ve Dracula’yı gün yüzüne çıkaralım istedim. Romanya penceresinden Vlad nasıl biri, dünya neden onu bir romanla tanıdı? Kısacası; efsanelerin ardındaki o ‘kanlı’ gerçeği bir de benden dinleyin.
Vlad Tepeş, 15. yüzyılda Romanya’da, Ejderha Tarikatı’na mensup Vlad Dracul’un oğlu olarak dünyaya geldi. (Bu tarikat, Hristiyanlığı koruma ve Türklere karşı mücadele amacıyla kurulmuştur) Dracul “ejderha” anlamına geliyordu. Bu unvan, daha sonra Vlad Tepeş’e de geçti ve “Drakula” yani ejderhanın oğlu olarak anılmaya başlandı.
Babası Vlad Dracul’un o meşhur siyah pelerini ve ejderha madalyonu ona miras kalmıştı. Hatta Vlad Tepeş o kostümleri ölene kadar üzerinden hiç çıkarmamış. Yani anlayacağınız, bugün Cadılar Bayramı’nda yana yana satın alınan o vampir kostümlerinin ‘gerçek’ tasarımcısı bizzat Vlad’ın babasıymış. Adam moda ikonuymuş da yanlış devirde doğmuş!
Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselişi, Vlad’ın hayatını derinden etkiledi. Babası tarafından rehin olarak Osmanlı’ya verildi. Kardeşi Radu ile birlikte önce Eğrigöz’de, ardından Tokat Kalesi’nin zindanlarında tutuldu. Daha sonra Edirne’ye getirilerek Fatih Sultan Mehmet ile beraber saray eğitimi aldı. Hatta Vlad ve Radu kardeşler sarayda iyi muamele görmüş ve çok iyi bir eğitimden de faydalanmışlardı.
Türk sarayında geçirdiği günler, Vlad Tepeş’in karakteri üzerinde derin izler bıraktı. Daha sonraki zalim eylemlerine zemin hazırladı. Zaten psikolojik rahatsızlığı gayet açık olan Drakula’nın Osmanlıların yanında geçirdiği yıllar, soğuk ve sadist kişiliğine tesir etmiş ve onun yıkıcı yanını şiddetlendirmişti.
Bir yanda babasının ölümü üzerine Eflak tahtına geçen Vlad diğer yanda İstanbul’ u kuşatan ve fethe kararlı Sultan Mehmet vardı. Elbette bir de kardeşi Radu!
Osmanlı sarayında birlikte eğitim alan iki kardeşin kaderi, karakterleri kadar zıt şekillendi. Vlad, sarayda geçirdiği yılları bir sürgün ve nefret kaynağı olarak görüp içindeki karanlığı beslerken; kardeşi Radu (Yakışıklı Radu), Osmanlı kültürüne uyum sağlamış, Fatih Sultan Mehmet’in en sadık dostlarından biri olmuştu.
Hatta tarihçiler, iki kardeşin arasındaki bu uçurumun Vlad’ın sadizmini tetiklediğini söyler. Fatih, Eflak seferine çıktığında aslında sadece bir isyanı bastırmaya gitmiyordu; yanında Vlad’ın öz kardeşi Radu’yu da götürüyordu. Bu, tarihin gördüğü en trajik sahnelerden biridir: Bir yanda kazıklarla dolu bir “orman” yaratan ağabey Vlad, diğer yanda o vahşeti durdurup tahta geçmeye hazırlanan kardeş Radu…
Aslında bu trajediyi yazarken biraz derine inme ihtiyacı hissettim. Kazığa oturtma gibi vahşetleri savunmuyorum ama insanı bu raddeye neyin getirdiğini anlamak önemli. Tıpkı Arnavutların kahramanı, bizim ise isyancı dediğimiz İskender Bey gibi… (Onun hikayesi için link aşağıda). Şimdi dönelim Vlad’ın o korkunç zirve dönemine.
Osmanlı desteğiyle ilk kez tahta çıktı ancak sadece iki ay kalabildi. Ardından Boğdan’a kaçtı ve birkaç yıl orada sürgün hayatı yaşadı.
İkinci kez tahta geçtiği yerlerden Poenari Kalesi, Vlad’ın “gerçek şatosu” olarak bilinir. Sarp kayalıklar üzerine kurulu bu kaleyi, Boyarları (Eflak’ın nüfuzlu ve toprak sahibi soyluları) çalıştırarak hatta birçoğunu kazığa vurarak yeniden inşa ettirmiştir.
Târgoviște ise “Kazıklı Orman” manzarasının yaşandığı yer olarak bilinir. Bu dönem en ünlü ve kanlı yıllarıdır.
Husumet 1459 yılından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’na vergi ödemeyi reddetmesiyle başladı. Vergi vermek Osmanlı toprağı olduğunu kabul etmek olduğu için, Vlad düşmanlarına karşı acımasız bir intikam savaşı başlattı.
En sevdiği işkence yöntemi olan ve adıyla nam salan kazığa oturtmayı denemeye başladı. Fatih’in gönderdiği elçilerini kazığa oturttu. Hatta yanına giden elçiler başlarındaki sarıkları çıkarmayınca kafalarına sarıkları çiviledi. Başlarını kesip Fatih’e öyle yollayınca o da 1.000 atlı daha yolladı. Fakat Vlad onları da kazığa dikti.
Vlad Tepeş denince hepimizin gözünün önüne o patlak gözlü, kalın bıyıklı meşhur portre geliyor ya; işte o tablo aslında tarihi kandırmacaymış. Vlad, “Şöyle yakışıklı bir portremi yapın da şatoya asayım,” dememiş. Bugün dünyaca ünlü olan o tablo, Vlad öldükten tam 100 yıl sonra, “Zalimler Galerisi” kurmak isteyen birileri tarafından yapılmış. Adamın farklı bir sürü portresi var. Ben de Fatih gibi gerçek bir ressam getirtti de yaptırdı sanıyordum. Fatih Sultan Mehmet’i kıskanıyor ya, kafamda böyle bir şey vardı nedense… Tabii tablodaki o hafif ürkütücü bakışlar ve ‘her an birini kazığa oturtabilirim’ havası, Vlad’ın namına o kadar yakışmış ki, kimse ‘Bu adam gerçekten buna mı benziyordu?’ diye sormamış. Kısacası Vlad, reklamın iyisi kötüsü olmaz mantığıyla 500 yıldır aynı profil fotoğrafını kullanıyor!
Not : Bu paragrafı bundan sonra okuyacağınız iğrençliklere geçmeden önce havayı yumuşatmak için özellikle esprili yazmak istedim.
Kanlı Bir İntikam
Bu nasıl oluyordu? Çok iğrenç ama anlatmak zorundayım. Kazıkların ucu yuvarlatılır ve kazıklara özel bir yağ sürülürdü. Böylece kurbanların hemen ölmesinin önüne geçilirdi. Kazıkları insanların anüsünden sokup ağzından, kafasından çıkartırdı.
Asıl korkunç kısma geliyoruz. Bunlar yapılırken bizim Vlad ne yapıyormuş dersiniz? Yavaş yavaş kan kaybından ölmelerini izlermiş. Hatta fıçılara dolan kanları içtiği söyleniyor. Yani bugünkü detoks sularını falan düşününce, Vlad’ın ‘enerji içeceği’ anlayışı biraz fazla… Biz ona protein odaklıymış diyelim, tövbe tövbe. Tabii bunlar söylenti, ama ‘ateş olmayan yerden kan çıkmaz’ misali, bir şeyler olduğu kesin. Bu nedenle vampir olduğu söylenir. Tabii bunlar bir söylence ama gerçek de olabilir, kimbilir ?
Bu gelişmeler karşısında Osmanlı ordusu, 1462’de Fatih komutasında Eflak’a doğru sefere çıktı. Fatih’ in Yanında Mahmut Paşa da var. Osmanlı askerleri Eflak’ın başkenti Targovişte’ye vardığında gördükleri manzara korkunçtu. Yaklaşık 5 km’lik alanda binlerce insan kazığa oturtulmuştu.
Fatih tam ortada da güvenilir elçisi Hamza beyi kazıkta görüyor ve yere oturup ağlıyor bunu yapan insan olamaz, diyor.
Disiplinli Osmanlı ordusunu başında Fatih Sultan Mehmet’i gören Drakula, çareyi askerleriyle birlikte ülkenin derinliklerine çekilmekte bulur. Tarlaları kurutarak, suları zehirleyip ekinleri yakarak kaçmaya başlar. Veba, cüzzam, frengi ve verem hastalığı bulunan kişileri, Türk askeri gibi giydirerek Osmanlı ordusu arasına sokmak şeklinde biyolojik bir savaş sürdürmektedir.
Drakula sultanı öldürmek için kılık değiştirerek Osmanlı ordusu içerisine bile girmişti fakat işler planladığı gibi gitmedi. Çünkü Akıncı Beyi Mihaloğlu Ali Bey tarafından fark edildi. Mihaloğlu Ali bey, yanına aldığı yeniçerilerle onu takip etmeye başladı. Bu takip sırasında iki bin seçkin askerini kaybeden Drakula’nın kendisi de yaralandı ve canını son anda kurtardı, başkenti terk ederek Karpatlar bölgesine çekildi.
Başkent Tirgovişte’ye girip hâkimiyeti eline alan Fatih Sultan Mehmet, Kazıklı Voyvoda Vlad Tepeş’in küçük Kardeşi Radu’yu yeni prens ilan etti ve Radu’ya hatırı sayılır bir güç bırakarak İstanbul’a geri döndü.
Katlettiği insan sayısının 100 bine yaklaştığı rivayet edilmektedir.
Bran Kalesi aslında bir söylence gerçeği pek net bilinmese de Macaristan’daki Vişegrad şehrinde sığındığı yerdir. Fatih’ten kaçarken Macar kralına sığındı ama ihanete uğrayıp burada hapsedildi.
Bran Kalesi ise, Bram Stoker’ın romanı sayesinde “Dracula’nın Şatosu” olarak bilinse de, Vlad burada sadece kısa bir süre (bazı kaynaklara göre mahkum olarak) kalmıştır.
Her Romanya ziyaretçisi gibi benim de gittiğim kale burasıydı.
Bükreş ve Snagov (1476 – 1477)
Günden güne eriyen gücüyle Kazıklı Voyvoda Vlad Tepeş yukarıda bahsettiğim Poenari kalesinde hapisti.
Vlad Tepeş ile ilişkilendirilen tüm yerleri gezerken, sadece Poenari’de onun bir şekilde hala nöbet tuttuğunu hissedebilirisiniz. Binlerce Boyar ve aileleri, Vlad için kaleyi yeniden inşa etmek üzere Targovişte’den zorla buraya getirilmişti.
Kardeşi Radu, şatonun etrafını sarıp ertesi gün havan ve normal toplarla dövülmesi kararı aldı. Fakat bir Osmanlı ajanı aracılığıyla kuşatılacağını öğrenen Drakula, buradan da kurtulmayı bir şekilde başardı. Kendisine dair anlatılan vampir hikâyelerinde sıkça geçen, gece ortaya çıkma ve aydınlıktan kaçma mitinin bu olaya bağlanır. Pek çok kez yaralanmasına rağmen hayatta kalması ölümsüzlükle anılacaktır.
Bir zamanların görkemli sarayı artık yıkık kuleler, şekilsiz molozlara dönüşmüş. Az kalsın unutacaktım; Vlad kaçtı ama karısı kalede kaldı. Drakula’nın karısı tam yakalanacakken kendisini kulenin en yüksek penceresinden attı. Bu cümleyi de bir Romanya araştırması yaptığımda bir blogta okudum. Artık ne kadar doğru kim bilibilir? Kendini Arges Nehri’ne atmadan önce, Türklerin esiri olmaktansa çürüyüp balıklar tarafından yenmeyi tercih edeceğini haykırdı. Bu çarpıcı cümle, bu hikaye ve Vlad’ ın adı bile turistlerin 1480 adet merdiveni çıkmaktan vazgeçirmiyor.
Nihayetinde Osmanlı Ordusuna mağlup oldu ve kılıçla başı gövdesinden ayrılarak idam edildi. Vlad’ın başı, Fatih Sultan Mehmet öldüğünden emin olsun diye Osmanlı birlikleri ile birlikte İstanbul’a getirildi. Hatta derler ki başı bozulmasın diye bal dolu bir kutu içinde gelmiş İstanbul’a. Gövdesinin ise Snagov Manastırı’nda olduğu söylenir ama bu hala bir sır.
Öldüğünde 45 yaşında olan Dracula, Batılılarca vampir, Türk ve Müslümanlarca da Kazıklı Voyvoda olarak tarih sahnesindeki unutulmaz yerini aldı.
Farklı hikâye ve efsaneleri anlatılan Kazıklı Voyvoda Vlad Tepeş’in Romanya’ da bir halk kahramanı olduğunun ise altını çizmeliyim.
Romanya turizm ofisinin resmi sitesinde olaylar anlatılırken birkaç cümleye denk geldim aynen aktarayım istedim. Birincisi şu cümle; “Bitkin düşen Sultan sonunda başkente ulaştığında, çok korkunç bir manzarayla karşılaştı. Yüzlerce kazık, Türk esirlerinin kalan leşlerini tutuyordu.”
Bir başka paragrafta da şöyle anlatılmış. “1442’de Türkleri uzak tutmak için Dracul, oğlu Vlad ve küçük kardeşi Radu’yu Sultan II. Murad’ın rehinesi olarak İstanbul’a (bugünkü adıyla Konstantinopolis) gönderdi. Vlad 1448’e kadar orada tutuldu. Bu Türk esareti, Dracula’nın yetişmesinde kesinlikle önemli bir rol oynamıştır. Bu dönemde hayata karşı çok karamsar bir bakış açısı benimsemiş. Türklerin kazığa geçirme yöntemini öğrenmiş olmalıdır. “
Buradan şunu anlıyoruz tarih ne taraftan baktığınıza göre değişebiliyor. Oysa Romanya topraklarında çok daha fazla kötü gün yaşanmış. Hele yakın tarihte neler neler yaşandı, meraklısı okusun diye aşağıda link bırakayım. Hatta en az hasar Türkler tarafından verilmiş gibi ama ne yaparsınız adımız çıkmış bir kere:)
Peki bu yazıyı neden yazdım ve bunca araştırmayı neden yaptım dersiniz. Aslında Romanya gezisi öncesi şöyle bir ülke tarihine bakmakla başladı ve Dracula romanına dayandı. Ordan burdan derken Vlad Tepeş ve Fatih’e kadar geldim. Yani öyle dizilerden öğrenerek yazmadığımı belirtmek istiyorum. Gerek roman okuyarak gerek doktora tezleri inceleyerek, onlarca tarih programı izleyerek bilinçli gittim Romanya’ya.
Özetle; tarih sahnesinden bir Kazıklı Voyvoda geçti ama arkasında bambaşka bir efsane bıraktı: Dracula.
Dizilerde filmlerde görürüz ya “gerçek hayat hikayesinden esinlenilmiştir” diye işte bu roman tam öyle. Drakula, Romanya tarihinin en bilinen figürlerinden biri olan Vlad Dracula’dan esinlenmiştir. En azından öyle biliniyor demeliyiz, nedenini okudukça anlayacaksınız.
Bakalım bizim Vlad Tepeş (Kazıklı Voyvoda) nasıl çok satanlar listesine giren Dracula kitabının kahramanı oluvermiş? İşte burada devreye Bram Stoker giriyor…
Doğaüstü hikayeler yüzyıllardır Rumen folklorunda dolaşıyordu. Ta ki İrlandalı yazar Bram Stoker onu bir altın hikayeye dönüştürene kadar.
Bram Stoker, yani yazarı Romanya’ya ömrü boyunca bir kez bile ayak basmamış. Ama kitabını Romanya’daki birçok gerçek yerin açıklamalarıyla doldurmuş.
Adam kütüphanede oturup Google Maps’in 19. yüzyıl versiyonunu yani ansiklopedileri kullanarak kitap yazmış. Bugün olsa kesin ‘seyahat bloggerı’ olurdu ama evden hiç çıkmadan! Ki bunlardan da şu sıralar çokça var.
Yazar tarihi çok iyi okumuş ve Romanya köylerinde anlatılan hortlak, canavar, ruhlar, cadılar içeren hikayelerden haberdar olmuş. Kazıklı Voyvoda Vlad Tepeş’in ve babasının doğduğu Sighişoara şehrinden haberdar mesela. Bunu ve daha birçok gerçekte var olan kasaba, tepe, şato adını romanda kullanmış. Tasvirlerine dayanarak Braşov yakınındaki Bran kalesi Dracula Şatosu oluvermiş. Binlerce turisti görünce bir de bizim Göbeklitepe’yi düşününce ahh diyorum biri çıksa da şöyle afilli bir roman yazsa da bu sıralar bizim topraklarımızda da yaşansa… Anlayacağınız şatodan çok ben turist ilgisine şaşırdım.
Sadece Bran kalesi de değil üstelik, Sighişoara yani Kazıklı Voyvoda’nın doğum yeri, Borgo Geçidi, Bistrita kasabası popüler olmasını romana borçlu. Doğduğu söylenen ev bir lokanta ama önünde kuyruk olan bir lokanta.
Mesela Drakula romanında, genç bir İngiliz olan Jonathan Harker, Bistrita’yı ziyaret eder ve Golden Krone Hotel’de ( Hotelul Coroana de Aur ) bir gece geçirir. Sonra Kont Drakula’nın şatosuna doğru yolculuğuna devam eder. Roman yazıldığında böyle bir otel yokmuş. Fakat aynı adı taşıyan bir otel inşa edilmiş. Rumenler uyanık; ‘Madem turist geliyor, oteli de biz yaparız’ diyerek kitabı gerçeğe dönüştürmüşler. Ticari zeka dediğin budur işte! Dünyanın her yerinden ziyaretçileri ağırladığını söylememe gerek yok sanırım.
Hikaye, genç bir avukat olan Jonathan Harker’ın, gayrimenkul işlerini halletmek üzere Transilvanya’daki Kont Dracula’nın şatosuna gitmesiyle başlar.
Kont Dracula, Transilvanya’da içinden nehirlerin aktığı bir vadide, yüksek bir tepe üzerindeki kalede yaşamaktadır. Harker, kısa sürede misafir değil, aslında bir mahkum olduğunu anlar. Şatoda tanık olduğu doğaüstü olaylar ve Kont’un tüyler ürperten alışkanlıkları, onu dehşete düşürür.
Kont Dracula, asıl planı olan İngiltere’ye göç edip orada yeni “kurbanlar” bulma amacıyla yola çıkar. Ancak karşısında bilge profesör Abraham Van Helsing ve bir grup cesur arkadaşı bulacaktır. Roman; günlükler, mektuplar ve gazete kupürleri üzerinden ilerleyerek iyilik ile kötülüğün, bilim ile batıl inancın o meşhur savaşını anlatır.
Drakula, Galce’de tam anlamıyla kötü kan anlamına gelen Drac Ullah olarak tercüme edilir.
Bu türdeki eserlerin ilki olarak kabul edilen roman bence güzel. Türünün en çok satanı, en bilineni Dracula romanıdır. O yüzden bir şans verip okunmalıdır. Sen okudun mu derseniz ben okumaktansa radyo tiyatrosu şeklini dinlemeyi tercih ettim, size de tavsiye ederim. Çünkü oldukça uzun bir roman.
Bram Stoker’ın torunun torunu Dacre Stoker, ünlü yazar J.D. Barker ile birlikte bir kitap kaleme almış. Adını da ” DRACUL ” koymuşlar. Büyük büyükbabasının ölümünden sonra bulunan günlükleri ve kitaptan çıkarılmış 101 sayfayı bu yeni kitaba dahil etmişler.
Yazarların paylaştıkları ilginç bir bilgi de Kont Dracula’ya ilham veren tarihi figür, bizim daha çok Kazıklı Voyvoda olarak tanıdığımız Vlad Tepeş’in Bram Stoker’ın notlarında hiç geçmemesi. Kont Dracula ile Kazıklı Voyvoda arasındaki benzerlik ve bağlantı, aslında ilk defa 1972 yılında yayımlanan bir kitapta ileri sürülmüş.
1897 yılında Bram Stoker, adını Hortlak koyduğu kitabın el yazmalarıyla yayın evinin kapısına gidince editörle sohbete şu sözlerle başlamış: “Bu hikâye gerçektir!”
Dracula romanının müptelaları var, bu türü seven b,nlerce insan var biliyorum. Herkes istediğine inanmakta tabii ki serbest. Yani Dracula romanı Kazıklı voyvoda Vlad Tepeş’ten ilhamla yazıldı diyorsanız ben ona da tamamım, sıkıntı yok. Fakat bir yandan da bu eserin resmi tanıtım yazısına ulaştım. Bu da sanki ikna edici geldi bana. Buyrun sizin görüşlerinize bırakıyorum. Aşağıdaki paragraflar diğer başlığa kadar tamamen yayınevinin sitesinden alıntıdır.
Dracula kitabının yazarı Bram Stoker’ın gizli kalmış notlarından esinlenilerek yazılan bu eser, yalnızca Kont Dracula’nın gerçek kökenini ortaya çıkarmakla kalmıyor, Bram Stoker’ın geçmişini de aydınlatıyor. Ardından bu ikisini birbirine bağlayan esrarengiz kadının hikâyesini de okurla buluşturuyor. Elinizden bırakamayacağınız bu gotik roman, Goodreads tarafından 2018’in en iyi korku-gerilim kitaplarından biri olarak gösterildi.
Yıl 1868. Yirmi bir yaşındaki Bram Stoker, tarif edilemez bir kötülükle yüzleşmek üzere ıssız bir kulede bekler. Yaşamının bu en uzun gecesinde bir haç, kutsal su ve bir tüfekle hayatta kalmayı uman Bram, çaresizce tanık olduklarını ve kendisini buraya sürükleyen olaylar zincirini anlatır…
Bram, hastalıklarla boğuştuğu çocukluk günlerini anne ve babasının Dublin’deki evinde, Ellen Crone adındaki genç bakıcısı eşliğinde yatağa bağımlı olarak geçirmektedir. Yakınlarındaki bir kasabada peş peşe tuhaf ölümler yaşandığında, Bram ve ablası Matilda, Ellen’ın davranışlarında bir gariplik fark ederler. Sonunda Ellen, giderek artan tüyler ürpertici tavırlarıyla aniden ortadan kaybolur.
Yıllar sonra Matilda, Paris’te aldığı sanat eğitimini tamamlayıp döndüğünde Bram’e Ellen’ı gördüğünü söyler. Böylece, Bram uzun zamandır sona erdiğini düşündüğü kâbusun aslında yeni başladığını fark eder…
Dracul, Kont Dracula ve yaratıcısının kökenlerine dair korku ve macera dolu bir kurgu; meraklılarına duyurulur!
Roman, Kazıklı Voyvoda derken Romanya seyahatim öncesi ve seyahat boyunca o kadar çok şey öğrendim ki… Komple Romanya beni çok ama çok şaşırttı.
Yine söyleme ihtiyacı hissediyorum, dünyanın her yerinden turistler bugün Romanya’ya geliyorsa Dracula romanının %100 etkisi var. Anahtarlıklar, magnetler, çikolatası derken ülke resmen Dracula’nın üstüne yapılmış. Sighişoara denilen şekerci dükkanı gibi rengarenk bir şehir var, Vlad Tepeş’in doğduğu evin olduğu yer. Tma da o bina vampir kostümleriyle dolu ve korku evi olarak bilet alınarak giriliyor. Vlad bugün mezarından kalkıp gelse, kendi yüzünün basılı olduğu bir magneti 5 Euro’ya görse ne der? Muhtemelen ‘Ben bu kadar ucuz muyum?’ diye bir kazık da onlar için hazırlatırdı. Bizim ‘Kazıklı’ olmuş ‘Pazarlamacı’ Voyvoda!”
Haa bu sayade Dracula romanı halen türünde en çok satan mıdır, evet öyleymiş.
Peki, bu devasa ‘Dracula pastasından’ yazarın ailesine ne kalıyor dersiniz? Sıkı durun: Koca bir hiç! Bram Stoker, 1897’de kitabı yazarken telif haklarını tescil ettirmeyi unutunca, eser daha o günlerde ‘kamu malı’ oluvermiş. Üstelik yazarın ölümünden sonra 70 yıl da geçtiği için bugün isteyen herkes Dracula’nın ekmeğini yiyebiliyor. Yani anlayacağınız; Romanya magnetçisinden Hollywood yapımcılarına kadar herkes köşeyi döndü ama Bram Stoker fakirlik içinde veda etti dünyaya. Eğer Vlad Tepeş mezardan kalksa muhtemelen bir ‘kazık’ hazırlardı ama Bram Stoker kalksa kesin çok iyi bir telif avukatı tutardı!
Peki siz romanı okudunuz mu?
Unutmadan yazım hoşunuza gittiyse siteme abone olabilirsiniz. Diğer sosyal medya hesaplarımdan da takip ederseniz çok sevinirim.
Bir başka hikayede buluşmak üzere, hoşça kalınız !
Youtube hesabımı şuradan takip edebilirsiniz : pustoodunya
İnstagram hesabımı ise şuradan : pustoodunya
Romanya yazılarım : Bran şatosu burada
Romanyaya gitmeden önce bilmeniz gerekenler şurada
Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.
3 Comments
Sinemada ilk Dracula. Filminin başrolü Crhostoper lee
Epey emek vermişsiniz, elinize sağlık
Çok ilginç bilgiler , eline sağlık