
Semerkant geçtiğimiz günlerde kurduğumuz kitap kulübümüzün ilk kitabı oldu. Kulübümüzün ismini de nihayet koyduk: Edebiyat Rotası. Pusulamız bizi Doğu’nun en gizemli, en bilge ve en fırtınalı dönemlerine Amin Maalouf’un kalemi sayesinde götürdü.
İlk buluşma, ilk heyecan ve ilk kitap… İşte o gün masamızda uçuşan fikirler ve Semerkant’ın bizde bıraktığı izler hakkındaki yazım da hazır. Anlatımımım içine kırmızı renk ile yazdığım cümlelee kitapta en beğendiğim cümlelerdir. Rastgele serpiştirdim. Keyifli okumalar sunuyorum.
⛓️ “Zayıflar için, haklı olmak bir suçtur.” ⚖️
Kitap Künyesi :

Buluşma yerimiz, Türkiye’nin en büyük kütüphanelerinden biri olan Rami Kütüphanesi’ydi. Hepimizin evine yakın olması bir yana, o devasa taş duvarların arasındaki sessizlik ve binlerce kitabın kokusu, kulübümüzün ruhuna çok yakıştı. Öğrendik ki kütüphane yönetimi dışarıdan gelen bir kitap kulübüne ilk kez ev sahipliği yapıyormuş. Bu “ilk”lerin birleşmesi, akşamımıza ayrı bir anlam kattı. Saat 17.00’de on bir kadın, elimizde Semerkant’ın farklı baskılarıyla, tarihin tam ortasında hazırdık.
Şimdi gelin bu değerli eserin içeriğine biraz yakından bakalım. Kitapta en etkilendiğim yerleri, karakterleri ve tarihi gerçeklerle hayal gücünün iç içe geçişini yorumlayacağım.
Amin Maalouf’un bu eseri aslında tek bir hikâye değil; bir el yazmasının peşinde iki farklı zaman dilimine yayılan devasa bir yolculuk. Roman, Rubaiyat’ın peşinde sürükleniyor. İlk bölümde 11. yüzyılın Orta Asya’sından başlayıp Selçuklu döneminin ihtişamlı İran’ına geçiyoruz.
Karşımıza çıkan isimler o kadar büyüktü ki kitabı okurken kendimi sürekli araştırma yaparken buldum. Özellikle Gazneliler ve Karahanlılar dönemi Asya’sına gittim geldim. Tuğrul Bey, Çağrı Bey ve Alparslan ile karşılaştım. Hele Alparslan’ın öldürülme sahnesi, off o neydi öyle… Melikşah ve Terken Hatun’un evliliğinin ardındaki olaylar ve Melikşah’ın ölümü ise bambaşka bir derinlikteydi. Sahneye Nizamülmülk, Ömer Hayyam ve Hasan Sabbah çıkınca kitap daha da sürükleyici bir hal aldı.
Alpaslan’ın ölümü dedim ya hani işte o kısım anlatılırken Hayyam’ ın bir şiiri yer almış. İnanın al duvarına as, sabah akşam bak ki böbürlenip yürüme, öyle bir dörtlük.
Kitap, onun Semerkant’a gidişiyle başlıyor. Şu cümleyi görünce çok sevindim çünkü Semerkant gördüğüm en güzel şehirlerden biriydi.
“✨ “Semerkant, Dünya’nın ezelden beri Güneş’e çevirdiği en güzel yüz.” ☀️ (sayfa 12)
Ömer Hayyam, yazarın hayal gücüyle süslediği ama gerçek hayat hikâyesiyle de örtüştüğü müthiş bir karakter olarak okuyucuyla bağ kuruyor. İbn-i Sina’dan on bir yıl sonra doğduğu gerçeği ve zekasıyla ilgili şu kısım çok etkileyiciydi:
“Ömer, sen Semerkant’ta bilinmeyen bir isim değilsin… İbn-i Sina’nın hacimli bir eserini İsfahan’da yedi kez okuduktan sonra, Nişapur’a döndüğünde sözcük bile atlamadan ezbere tekrarladığın doğru değil mi?” (Sayfa 23)

Ömer Hayyam- İran- İsfahan Nizamülmülk Medreseleri
🌅 “Sevmeyi bilmiyorsan şayet, neye yarar güneşin doğması ve batması?” 💘
Hayyam’ın genel geçer olarak zihinlerde sadece şarapla anılması büyük bir haksızlık; kitap onun bilimsel yönünü harika işlemiş. Bilinmeyen sayıyı göstermek için Arapçadaki “şey” terimini kullanması ve bunun zamanla “X” simgesine dönüşmesi (sayfa 43) çok değerli bir bilgi. Bir başka bölümde onun rasathane kurmasından ve Güneş yılının tam uzunluğunu ölçmek istemesinden bahsedilmiş. (sayfa 82) Celali takvimin (modern takvimlerin atası) doğuşu (sayfa 102), hava durumu tahminleri (sayfa154) ve eklemezsem olmaz; Ay’daki bir kratere ve bir kuyruklu yıldıza da onun adı verilmiş. Muhteşem bir bilim insanı anlayacağınız.
Küçük bir not: İspanyolca “X” harfi “ş” sesini verdiği için kelime “Xei” olarak yazılmış ve zamanla sadece “X” kalmıştır.
Küçük bir not daha: Selçuklu Sultanı Celalettin Melikşah adına hazırladığı bu takvim, günümüzde kullandığımız Miladi takvimden bile daha hassastır. Miladi takvim 3.300 yılda bir gün hata verirken, Hayyam’ın takvimi 5.000 yılda bir gün hata verir. Güneş yılına dayalıdır ve Nevruz’u (21 Mart) yılbaşı olarak belirlemiştir. “
Binom Açılımı ve “Pascal Üçgeni” yani katsayılar dizi aynı zamanda “Hayyam Üçgeni” olarak da anılır. Üçüncü Dereceden Denklemlerin Geometrik Çözümü cebir alanındaki en büyük devrimlerinden biridir. “Hayyam-Saccheri” Dörtgeni denilen paralellik aksiyomu üzerine yaptığı araştırmalar, yüzyıllar sonra Avrupa’da modern geometrinin gelişmesine öncülük etmiştir.
🏡 “Mutluluk tekdüze bir yaşamda gizli.” 🌿
Özetle; Ömer Hayyam sadece “hayatın tadını çıkaran bir şair” değil; bugün lise ve üniversitelerde işlenen cebir ve geometri kurallarının birçoğunu ilk kez formüle eden bir dâhidir. Çadırcı bir babanın oğlu olduğundan adına Hayyam eklenen Ömer’ in zekası ve çalışkanlığının geldiği nokta işte budur.
⏳ “Düşündüklerimi ifade etmek için yaşlanmayı mı beklemem gerek?” 🗣️
Hayyam’ın macerası, romanda en büyük destekçisi ve dostu olarak tanıdığımız Nizamülmülk ile tanışmasıyla devam ediyor. O aslında sadece bir vezir değil; koca bir imparatorluğun mimarıdır. Büyük Selçuklu Devleti’nin “Altın Çağı”nı yaşatan bir siyasi dehadır. Adından da anlaşılacağı üzere kaosun karşısındaki düzeni temsil eden bir tarihi kişiliktir. Romanda ise ikisinin ilk karşılaşma sahnesi oldukça değişikti:
“Gelecek sene bu vakitte İsfahan’da ol, konuşuruz.” (sayfa 64)
Ve ikili gerçektende bir yıl sonra Isfahan’da buluştular. Romanda olaylar bundan sonra gelişmeye başladı. Merak etmeyin tüm detayları anlatmaya niyetim yok. Kendiniz okumaya başlayınca zaten elinizden bırakamayacaksınız. Neyse efendim, Alpaslan’ ın ölüm sahnesi çok etkileyici demiştim hatırlarsınız. Nizamülmülk’ün ölüm sahnesinde ise (sayfa 125) şoke olacaksınız; bu sahne Nizamülmülk düzeninin yerini belirsizliğe bıraktığı bir dönüm noktasıdır.
Not: Nizamülmülk, devlet yönetimi konusundaki tecrübelerini aktardığı meşhur eseri Siyasetname ile tanınır. Diğer yandan tarihin ilk organize suikast şebekesi olarak bilinen Haşhaşiler tarafından katledilen ilk devlet adamıdır.
🎭 “Hiçbir şeye şaşırma, hakikatin de insanların da iki yüzü vardır.” 👁️
Romanda Maalouf onu; vakur, sadık ama iktidarın getirdiği ağır yükleri omuzlarında taşıyan biri olarak anlatmış.
Bugünün üniversite sisteminin temeli sayılan Nizamiye Medreselerini kurarak ilme ve eğitime ne kadar değer verdiğini kanıtlamıştır. Hayyam’ın gözlemevini kurmasına olanak sağlayan da onun bu vizyonudur.
İran gezim sırasında Isfahan şehrinde Nizamülmülk medreselerinden biri olan Nizamiye medresesini görmüştüm. Cuma camiinin hemen yanıbaşında yer alan medreselerde Ömer Hayyam’ın çalışmalarını yürütttüğü biliniyor. Yine İran gezimde Nizamülmülk’ün mezarını da ziyaret etmiştim.
Türbesinde çektiğim videom ilginizi çekebilir.
🔭 “Beni yıldızlarımla baş başa bırak!” 🌌

Kitap kulübümüzde Nizamülmülk’ü konuşurken, onun devlet idaresindeki sarsılmaz duruşunu konuştuk. Hayyam’ın dünyevi kaygılardan uzak bilgeliğiyle arasındaki dengeyi tartıştık. Bir yanda imparatorluğu ayakta tutan kurallar, diğer yanda yıldızların altında özgürce düşünen bir şair… Sanırım tüm kulüp üyelerini en etkileyen kişilik Nizamülmülk olmuştu.
Hazırsanız şimdi geliyoruz bir başka karakterimize…
Semerkant’ tan gelen Hayyam’ın Nizamülmülk ile İsfahan buluşmasına yaklaşırken sahneye o gizemli figür girdi. Hasan Sabbah! Kaşhan şehrinde bir kervansarayda konakladıklarında tanışırtılar. Romanda kendini şu sözlerle tanıtır:
“Adımı söyledim, ama bu ad hiçbir şey çağrıştırmadı sende. Ben Kum şehrinden Hasan Sabbah’ım. Gurur duyabileceğim hiçbir şeyim yok, onyedi yaşımda din, felsefe, tarih ve gök cisimleri hakkında okunabilecek her şeyi okuyup bitirmiş olmaktan başka gurur duyabileceğim hiçbir şeyim yok.” (sayfa 75)
Alamut Kalesi’nin efendisi ile Hayyam’ın yolları böylece kesişir.
🕊️ “Ölümle ittifak yapan hiçbir dava haklı olamaz.” 🚫
Alamut Kalesi, bugün Kazvin şehri yakınlarında sarp bir kayalıkta kalıntıları bulunan bir “kartal yuvası” adeta. İran gezimde gitmek nasip olmadı; belki bir dahaki sefere. Bu yazıyı yazdığım şu günlerde (12.03.2026) maalesef İran ve İsrail karşılıklı bombalar atıyor. Umarım bir gün sular durulur ve Alamut’u ziyaret edebilirim(z).
Kulübümüzde bu karakterleri konuşurken arkadaşlarımdan birinin tespiti çok yerindeydi. “Hayyam dünyayı anlamaya çalışırken, Hasan Sabbah dünyayı yıkmaya / değiştirmeye çalışmış.” dedi. Böylece yazarın bize Hasan Sabbah üzerinden bilginin yanlış ellerde nasıl bir yıkıma dönüşebileceğini anlattığını gördük.
İlerleyen sayfalarda kurmaca karşılaşmanın yanısıra gerçek bilgilere de rastlıyoruz. Örneğin Hasan Sabbah’ın gezip gördüğü şehirler ve farklı mezheplerle tanışma dönemi gibi. (sayfa 107)
🍂 “Ben, şayet alnına yazılmamışsa hiçbir yaprağın ağaçtan kopmayacağına inananlardanım.” ✍️
Sonra Haşşaşin tarikatının kuruluşunu ve eylemlerini okuduk. Alamut kalesinde yaşananlar bizi yine kitabı geçici bir süre kapattırıp araştırma yapmaya yöneltti.
Kitap kulübümüzde Hasan Sabbah’ı konuşurken biraz ürpermedik desek yalan olur. Alamut Kalesi’nin o sarp kayalıklarındaki gizemi, müritlerini birer gölgeye dönüştüren disiplini ve Nizamülmülk ile olan o amansız zeka savaşını okuduk.
Bir yanda Hayyam’ın yaşam sevinci dolu rubaileri, diğer yanda bu rubailerin yıllarca esir kaldığı o karanlık kale. Oldukça etkileyici sahneleri kaleme almış Maalouf.
Hasan Sabbah özelinde konuşmalarımızdan çıkan ana başlığımız; insanların bir ideale körü körüne bağlamanın gücü ve tehlikesi oldu.
Kitaptaki en hüzünlü detaylardan biri ise; Hayyam’ın el yazması Rubaiyat’ının uzun yıllar Alamut Kalesi’nde, Hasan Sabbah’ın kütüphanesinde kalmış olmasıydı. Düşünsenize dünyanın en naif şiirlerinin, dünyanın en korkulan kalesinde saklanması arasındaki tezatlık… Kulübümüzde, yazar bunu çok iyi kurgulamış diye bir çıkarımda bulunduk.
🌙 “Uykusuz geçen gecelerin düşünceleri inatçı olur…” 💭
Tarih ile kurgu yine içiçe geçti ve Cengiz han’ ın orduları istilası başladı. Olanlar oldu. (sayfa 168)
Romanın ikinci bölümünde 1912 yılına, Amerikalı araştırmacı Benjamin O. Lesage’ın serüvenine ortak olduk.
Paris’e gelişi ile başlayan bu serüvende yani 1851’de Hayyam’ın cebir kitabının yayınlandığını öğrendik. (sayfa 176) Yetmedi İstanbul’a hem de saraya geldik. Cemaleddin Afgani ile tanıştık.
Kitap bize bir zamanlar taa Marsilya’dan- İstanbul- Trabzon’dan Batum’a uzanan muhteşem bir gemi yolculuğunun var olduğunu öğretti. (sayfa201) Hatta ordan Hazar denizinden tekrar gemi yolculuğuyla İran’a varılıyormuş. Ne muhteşem bir gemi seferi değil mi?
Benjamin Omer isimli karakterimiz Marsilya’dan ilk gemiye atlayıp önce Selanik ve İstanbul üzerinden Trabzon’a gidiyor. Sonra katırlarla Ağrı Dağı’nın çevresinden dolaşıp Tebriz’in yolunu tutuyor. Tam bu kısmı okuyunca aklımdan İran’a yeniden gitmeyi ama bu kez Ağrı Dağı’nın eteğinden yolculuğa başlayacağımızı hayal ettim. “Edebiyat Rotası Kitap Kulübü” adına yakışır bir Tebriz’ e giriş, Alamut kalesine çıkış ve İsfahan’da kitabı tekrar beraberce okumak. Ahh nasıl güzel olurdu!
🌍 “Zamanın iki yüzü var, dedi kendi kendine Hayyam, iki boyutu; uzunluğunu güneşin seyri belirliyor, kalınlığını ise tutkular.” ❤️
Kitaptaki güzel insanların ülkesi İran’ı anlattığı kısımları ben çok sevdim. (sayfa 226) İngilizcedeki paradise (cennet) kelimesinin eski Farsçada “bahçe” anlamına geldiğini öğrenmek (sayfa 227) gibi harika dilbilimsel detaydı.
İran’daki günlerde Ebu Tahir, Mr. Naus, Milletvekili Fazıl, Mirza Rıza, Amerrikalı finansçı Morgan Shutter ve Howard ile tanıştık. Bu isimlerin herbirinin gerçek karakterler olduğunu öğrendik. Üstüne biraz araştırma yapınca günümüz İran’nını daha iyi tanımış olduk. İran anayasa devrimlerine şahit olduk.
Geçmiş devirlerde hastalıkların yıldızların durumuna bağlandığını okuduk. Yengeç burcunun adının halen değişmeden “cancer” olarak gelişine şaşırdık. (sayfa 223)
Sayfa 235’te Şirin isimli karakterin bir cümlesi vardı ki hepimizi derinden sarstı. Çünkü cümleyi okuyunca yıllardır İran’ın değişmediğini gördük.
“İran, tıpkı Hayyam devrinde olduğu gibi, bugün de yöneticilerini adlarıyla değil unvanlarıyla anılır. “Şahlığın Güneşi”, “Dinin Temel Direği”, “Sultanın Gölgesi.” Demokrasi devrini açma onurunun verildiği adama ise en itibarlı unvan layık görülmüştü: Nizamülmülk. geçirdiği tüm başkalaşımlara karşı hep kendisi olarak kalan, tüm çalkantıları içinde hiç değişmeyen şu İran ne şaşırtıcı memleketti ! ” (sayfa 236)
İlerleyen sayfalarda Benjamin Ömer Hayyam’ın yazmasının yani Rubailerinin orijinalinin peşinde Doğu’ya gitti. Nişabur’da Hayyam’ın türbesi, Tebriz, İsfahan, Merv, Buhara derken romanın başladığı yere Semerkant’a ulaştı. Yazmayı buldu amma velakin yazar bizi alıp, tarihin en hüzünlü deniz kazalarından birine götürdü bu kez. Evet doğru tahmin ettiniz Titanik’in derinliklerine kadar götürdü.
♟️ “Öyle bir an gelir ki tüm kararlar kötüdür; sorun, sonradan en az pişman olacağın kararı bulup seçmektir!” 📉
Romanın birinci bölümündeki karakter isimleri gerçek olsa da anlatılanlar kurgudur. İkinci kısımda ise karakterler de olaylar da gerçektir. Sadece Rubaiyat’ ın sonu belirsizdir. O kısım yine kurgudur. Bu konunun altını çizmek istedim.
Semerkant romanı hakkında yıllardır süregelen bazı popüler tartışmalara da değinmek isterim. Bazılarını biz de masamızda ele aldık.
Tarihsel Perspektif:
Okurken ve tartışırken eleştirel gözlüğümüzü bir kenara bırakmadık. Amin Maalouf’un Selçuklu tarihine o “Batılı bakış açısı” ve Türk karakterlerin betimlenişi hakkındaki eleştirileri not ettik. Genel kanımız bunun kurgu bir roman olduğu yönündeydi. Kurgu ile gerçeğin ayrıldığı noktaları yakalamak bizim için iyi bir zihin egzersizi oldu.
Rubailerin Orijinalliği ve Hayyam İmajı:
Hayyam’ı tartışırken; rubailerin derin bir yaşam felsefesini mi yoksa basit birer şarap methiyesini mi yansıttığı sorusuna yanıt aradık. Popüler kültürün bize dayattığı figür ile kitaptaki ‘bilim insanı’ Hayyam arasındaki o ince çizgiyi keşfetmek, bizim için kitabın sunduğu en büyük keyifti.
Ona atfedilen rubailerin ne kadarının gerçekten ona ait olduğu kimse tarafından bilinmiyor. Hayyam’ın sadece şarapla özdeşleştirilmesinin, onun devasa bilimsel dehasına gölge düşürdüğü konusunda hepimiz hemfikir olduk.
Alamut Kalesi ve Haşhaş Efsanesi:
Hasan Sabbah bölümünde, o meşhur ‘haşhaş’ meselesine de derinlemesine değindik. Sabbah’ın müritlerini uyuşturarak mı yoksa zekice kurgulanmış bir idealizmle mi kendine bağladığını konuştuk. Bu bizi günümüzün manipülasyon tekniklerini tartışmaya kadar götürdü. Fedailerin bu hikâyesinin ne kadarının tarihsel gerçek, ne kadarının oryantalist bir masal olduğunu tartıştık. Yazarın bu efsaneyi kullanış biçimi, romandaki gerilimi zirveye taşıyan en etkileyici unsurlardan biriydi. Yazarın bu kurgusal yeteneğine şapka çıkardık doğrusunu isterseniz.
Burada tüm romanda adı geçen yerlerin haritadaki konumunu bulabileceksiniz.
Kısacası Semerkant; bir el yazmasının doğuşundan okyanusun dibindeki hazin sonuna kadar süren aşk, felsefe ve tarih dolu bir roman.
On bir farklı kadın olarak biz de bu iki dünya arasında mekik dokuduk. Kitabın adı Semerkant olsa da olayların çoğunun orada geçmemesi hepimizin ortak şaşkınlığıydı.
Kulüp kurallarımızı ilk kez test ettik. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Geç kalana “Pis pis bakma” kuralına gerek kalmadı çünkü herkes zamanında geldi.
Buluşma için hazırladığım soruları da aşağıda listeledim.
Söyleşimizin sonunda Ömer Hayyam’ın yazdığı dörtlükleri yazdığım küçük kağıtları arkadaşlarıma dağıttım. Her biri yüksek sesle okudular. Tesadüfen herkese en sevdiği dörtlük gelmesi bizi şaşırttı.
Toplantı sonunda geleneksel puanlamamızı yaptık. Semerkant, bizden oldukça yüksek bir not alarak Edebiyat Rotası’nın hafızasına kazındı.
Masadan ayrılıp kütüphanenin serin bahçesine çıktığımızda, sanki 11. yüzyılın sokaklarında beraber yürümüştük. Edebiyat Rotası olarak ilk sınavımızı başarıyla verdik. Peki, bir sonraki durakta pusulamız nereyi gösterecek? Şimdilik sürpriz olsun; ama yine çok derin ve ruhumuzu doyuracak bir eser bizi bekliyor.
Siz Semerkant’ı okurken en çok hangi karakterin tarafında olurdunuz? Hayyam’ın şairane huzurunun mu, yoksa Hasan Sabbah’ın gizemli gücünün mü? Yorumlarda buluşalım!
Yazım hoşunuza gittiyse beni buralarda bulabilirsiniz. Ah bir de abone olsanız nasıl çok sevinirim.
Bir sonraki rotada buluşmak üzere, edebiyatla kalın!
Diğer yazılarımdan bazılarının linklerini de bırakıyorum. İçlerinden ilginizi çekecek olanlar çıkabilir.
Bir kitap kulübü kurmanın inceliklerini merak ediyorsanız burada anlattım
İran’ın gözbebeği İsfahan gezi yazısı
Einstein hakkında bilmedikleriniz
Victor Hugo’yu hiç böyle dinlememiştiniz
Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.