
Baykal Gölü ahh Baykal, sıra onu anlatmaya geldi. Sıkı durun, şimdi size Trans-Sibirya Ekspresi hayalini kurmaya başladığım tam 2013 yılından beri rüyalarımı süsleyen, bu yolculukta asıl görmek için yanıp tutuştuğum o müthiş gölü anlatacağım. Elbette üstündeki mistik, Baykal’ın kalbi, şamanların evi, Olkhon Adası‘nı.
Günlerdir trenle Tataristan’dan başlayıp Sibirya’nın ortalarına kadar gelmiştik. Sıradaki şehir Irkutsk idi. Sabahın erken saatinde şehre varsak da yaptığımız plana göre hemen Olkhon Adasına geçecektik. 1 gece 1 gün geçirdiğimiz trenden iner inmez 4 saat minibüs yolculuğu, feribot derken adaya vardık. Anlayacağınız normalde pestilimizin çıkması lazımdı ama öyle olmadı. Baykal Gölü bizim tüm yorgunluğumuzu aldı götürdü.
Kimse kusura bakmasın ama bu muazzam rota üzerinde benim favorim Baykal Gölü ve çevresideki şehirler oldu. İrkutsk ve Olkhon Adası bu yazının konusu bir sonraki yazım ise ULAN-UDE olacak.
Gelin önce bu göl neden beni bu kadar etkiledi anlatayım. Hem sadece beni mi? Bakalım aşağıda anlattıklarım sizi şaşırtacak mı ?
🌊 Baykal Gölü “Sibirya’nın Mavi Gözü”: Dünyanın En Yaşlı ve En Derini
Gelelim kelimelerin anlatmakta yetersiz kaldığı o devasa su kütlesine… “Sibirya’nın Mavi Gözü” olarak adlandırılan Baykal Gölü, tam 25 milyon yıllık geçmişiyle dünyanın en yaşlı ve 1642 metreyle en derin gölü ünvanını elinde tutuyor. Büyüklüğünü şöyle hayal edin; yüzölçümü Belçika’dan daha geniş! Dünyadaki tatlı su rezervinin tek başına %20’sini oluşturuyor! Suyu o kadar berrak ve temiz ki, bahar aylarında baktığınızda 40 metre derinlikteki taşları çıplak gözle, adeta bir akvaryumu izler gibi seçebiliyorsunuz (ki buna bizzat şahit olduk!).
Üstelik göldeki canlı çeşitliliğinin %80’i endemik; yani sadece buraya özgü. Yukarıda Khoboy Burnu’na doğru giderken sesini duyup o tatlı sürprizle karşılaştığımız, dünyada sadece tatlı suda yaşayan tek fok türü olan o tombiş Baykal Fokları (Nerpa) da bu büyüleyici ekosistemin en sevimli ev sahipleri.
Eski Türkçedeki “zengin/büyük göl” anlamına gelen Balkır (Bay-Kal) kelimesinden türemiş bir isim. Atalarımızın Baykal Gölü ‘ne neden “büyük deniz” dediğini çok iyi özetliyor.
İnsanlar boşuna büyük deniz dememişler. Yüzölçümü yaklaşık 31.722 km²’dir (kıyaslamak gerekirse, Van Gölü’nün yüzölçümü yaklaşık 3.713 km²’dir).
Gölün efsaneleri bitmiyor. Birincisi; 1917 Devrimi’nden sonra Çarlık rejiminin Rusya’dan Sibirya’ya kaçırılan altınlar. Yolda kaza yaparak Baykal Gölü derinliklerine batan 180 tonluk kayıp altın. ‘Mir’ denizaltıları dipte altın parıltılı külçelere rastlasa da sürekli kayan zemin yüzünden hazine asla çıkarılamamış. İkincisi ise gölün en sıcak yeri olan Mukhorsky Körfezi’nde yaşadığına inanılan, balıkçıları su altı krallığına götüren o meşhur Su Ejderhası. 1980’lerde Sovyet araştırmacılar sonar cihazlarıyla göl yatağında 30 metrelik hareket eden bir cisim kaydetmiş. Gel gör ki ne olduğunu asla açıklayamamışlar. Ay aklıma bizim Van Gölü canavarı geldi:)
Tüm bunların dışında birçoğunuzun tanıdığını düşündüğüm denizlerin efendisi, belgeselci Jacques-Yves Cousteau ( jak kusto ) zamanında defalarca Baykal Gölünde dalış yapıp belgesel çekmek için izin istemiş. fakat dönemin Sovyet yetkilileri izin vermemiş. Zaten göle bölge köylerde yaşayanlar dışında Rusların bile yaklaşmasına izin verilmeyen bir dönem var. İşte uzun uğraşlar sonunda rejim değişince Kaptan Cousteau dalışı yapıyor. Hayatımın en zorlu dalışı ve çekimleriydi diye o güzleri ifade ediyor. Fakat ne hikmetse bu dalış sonrası artık o eski kaptan değildi artık diyor, eşi. Çekimlerden 6 yıl sonra belgesel yayınladığı yıl 1997 de öldüğünde Baykal’ ın gizemi diye bir söylenti yayılıyor. Hatta ölüm döşeğinde son sözlerinin ” Baykal” olduğu bile sosyal medyada dolanıyor. Ne kadar doğrudur bilinmez ancak Baykal Gölü gizemini koruyacak gibi duruyor.
Pustoodunya kıyağı : belgeselin adı “Lake Baikal: Beneath the Mirror”
Buryat dilinde “küçük ormanlık” anlamına gelen bu adaya ulaşım tam bir macera. Ama söylemeden edemeyeceğim; ismiyle bu kadar tezat, bu kadar çorak ve bozkır bir yer beklemiyordum! Adada orman ararken resmen tozun içine düştük. Irkutsk’tan kalkan minibüslerle (marşrutka) yaklaşık 250 km’lik yolu, 6-7 saatte gittik. (Tek yön bilet 2200 Ruble).
Minibüsümüz harika bir Sibirya doğası içinde ilerlerken yol kenarlarında şaman direklerini ve alabildiğine serbest, kafasına göre takılan at sürülerini gördük. Ben başta “Ay ne tatlı, vahşi doğada özgürce koşuyorlar” diye hayran hayran bakarken sonradan acı gerçekle yüzleştim. Bölgenin yerlileri olan Buryatların mutfak kültüründe at eti çok önemli bir yer tutuyor. Yani o tatlış atların birer sahibi varmış ve maalesef sonları biraz üzücüymüş…
Yolun yarısında şoförümüz bizi yerel bir dinlenme tesisinde indirdi. Herkes koşa koşa restorana daldı. Ucuza yiyecek-içecek satılan, tam bir Sovyet esintili yol üstü mekanıydı ama açıkçası bizim damak tadımıza pek hitap etmedi. Biz de çayımızı, bisküvimizi kapıp bir köşeye çekildik; adada bizi bekleyen harika anların heyecanıyla etrafı ve insanları izlemeye koyulduk.
Nihayet Sakhyurta İskelesi’ne vardığımızda derin bir “Oh!” çekip, iyi ki buraya araç kiralayarak filan gelmeye kalkışmamışız dedik. Çünkü küçük feribota öncelikli olarak yerel minibüsleri alıyorlar. Biz minibüs yolcusu olduğumuz için feribota elimizi kolumuzu sallayarak geçtik ve ekstra bir yaya bileti de ödemedik. Özel araçlar kaç paraya geçiyor, sıra ne kadar bekliyorlar hiç bilmiyorum. Eğer buraya kışın gelirseniz feribot falan yok; göl tamamen donduğu için 2 metrelik buzun üstünde, altınızdan gelen çat çut sesleri eşliğinde araba sürerek geçiyorsunuz!
Adaya ayak basar basmaz toprak yolda zıplaya zıplaya, adanın ana kasabası olan 1200 nüfuslu Khuzhir’e ulaştık. Burası kumlu toprak yolları, sokaklarında başıboş dolanan inekleriyle, köpekleriyle sizi bir anda onlarca yıl öncesine ışınlıyor. Düşünün, koskoca adaya elektrik daha dün gibi bir tarihte, ta 2005’te gelmiş! O zamana kadar gaz lambasıyla yaşıyorlarmış.
Normalde adada tüm evlerin ahşap olması zorunluymuş ve betona kesinlikle izin verilmiyormuş. Ama etrafa bakınca gördük ki yeni yeni bu kural delinmeye başlanmış. İnsan bir yandan o orijinal, masalsı ahşap doku hiç bozulmasın istiyor; bir yandan da ada halkının konfor arayışına hak veriyor. Hatta biz oradayken ana caddeye asfalt dökmek için hummalı bir çalışma vardı. Bu yaz adaya akın akın gelecek olan Rus tatilciler “Aman da aman ne güzel yollar yapılmış” diye keyif çatacaklar, orası kesin. Çünkü ada, o kısacık yaz aylarında inanılmaz bir turist akınına uğruyor. Biz de biraz o kalabalığa kalmamak, adanın ruhunu daha sakin yakalamak için haziran başını seçmiştik. Planlarıma göre adayı keşfetmek için ayırdığımız 2 gün bize fazlasıyla yetecekti. O yüzden hosteldeki odamıza eşyalarımızı bırakır bırakmaz, yerimizde duramayarak hemen kendimizi dışarı attık!
🌍 PUSTOO DUNYA TÜYOSU: Adada döviz bürosu, banka veya ATM kesinlikle yok! Yanınızda mutlaka harcayabileceğinizden biraz daha fazla nakit Ruble bulundurun. Telefon sinyalleri Khuzhir kasaba merkezinde iyi çekiyor ama adanın derinliklerine ve burunlarına doğru ilerledikçe tamamen kesilebiliyor, hazırlıklı olun!
Ayaklarımız bizi doğrudan adayı dünya çapında meşhur yapan o mistik noktaya, Şaman Kayası’na doğru götürdü. Hadi gelin, hem Olkhon’da adım adım gezilecek yerleri konuşalım hem de hikayemize kaldığımız yerden devam edelim.
Khuzhir köyünden yürüyerek sadece 15 dakikada ulaşabileceğiniz bu burun, Sibirya şamanlarının Kâbe’si, yani tüm Asya’nın en kutsal enerji merkezi kabul ediliyor. Yerel inanca göre ruhlar aleminin en yüksek katmanını oluşturan “Olkhon’un 13 Efendisi” bu kayadaki gizli mağarada yaşarmış. Beyaz mermer ve granitten oluşan, üzeri kırmızı likenlerle kaplı bu heybetli kaya, gün batımı güneşi vurduğunda kelimenin tam anlamıyla ateş kırmızısı nefis renklere bürünüyor.
Tarih ve gizem meraklıları için bir dedikodum var. Bazı yerel efsaneler Cengiz Han’ın mezarının ve gizli hazinesinin bu kayanın altındaki mağarada gömülü olduğunu söyler. Ama bugüne kadar arkeologlar henüz somut bir iz bulabilmiş değil. Hikayeler bir yana geçmişten gelen bir gelenek halen devam ediyor. Eski zamanlarda güçlü fırtınalarda göle açılan balıkçılar, gölün huysuz tanrısı Burkhan’ı yatıştırmak ve onu kızdırmamak için toprağa votka ikram etmeden (serpmeden) asla yola çıkmazlarmış. Zaten bu ada ve Buryat kültürü efsanelere sıkı sıkı ya bağlı.
Şaman Kayası sadece mistik bir enerji merkezi değil, aynı zamanda yüzyıllardır anlatılan, kulaktan kulağa yayılan muazzam efsanelerin de doğduğu yer. Buraya gelip de Baykal ile Angara’nın o dillere destan hikayesini anlatmamak olmazdı. Üstelik bu coğrafyada anlatılan iki farklı versiyon var ki, ikisi de birbirinden sinematik! Hazırsanız geliyor.
İlk efsaneye göre, bir zamanlar bütün Sibirya’ya hükmeden, Baykal adında inanılmaz güçlü ve yaşlı bir bey varmış. Bu kudretli beyin, tam 336 nehri andıran (yani adeta nehir heybetinde) çocuğu varmış ve hepsi de babalarının sularını beslemek için harıl harıl ona doğru akarmış.
Baykal, bu yüzlerce çocuğu arasından en çok en güzel ama bir o kadar da dik başlı ve asi olan kızı Angara’yı severmiş. Ancak kader bu ya; Angara, babasının koyduğu tüm katı yasaklara ve engellere rağmen, Yenisey adında bambaşka bir yiğit nehre sırılsıklam aşık olmuş!
Angara, sevgilisine kavuşabilmek uğruna babasının tüm kurallarını hiç düşünmeden çiğnemiş ve aşkının peşinden Yenisey’e doğru coşkuyla akmaya başlamış. Kızının kaçtığını öğrenince öfkeden deliye dönen ihtiyar Baykal, onun yolunu kesmek için dağlardan devasa bir kaya koparıp önüne fırlatmış (İşte o kaya, bugün karşımızda duran Şaman Kayası!). Ama aşkın gücü engel tanır mı? Angara, babasının yatağından ustalıkla kaçıp kıvrılarak sevgilisi Yenisey’e ulaşmayı başarmış.
Gelelim yerel halkın anlattığı ikinci Angara Efsanesi’ne… Bu versiyonda da Baykal yine yaşlı bir ihtiyardır ama bu kez kızı Angara, görenleri büyüleyen güzellikte, mavi gözlü bir kız olarak tasvir edilir. Yenisey ise yakışıklı mı yakışıklı, genç bir delikanlıdır.
İhtiyar Baykal, hayattaki tek kızı olan bu dünya güzeli Angara’yı canından çok severmiş. Kızın güzelliği öyle bir boyuttaymış ki, göçmen kuşlar bile gökyüzünde süzülürken onun güzelliğine hayran kalır, havada durup saatlerce onu seyrederlermiş. Günlerden bir gün, yaşlı Baykal derin bir uykuya daldığında, Angara fırsattan istifade edip kalbinin sahibi Yenisey’e doğru gizlice koşmuş, coşkuyla akmış.
Uykusundan uyanıp bunu öğrenen Baykal, ihanete uğramışlık hissiyle öyle bir öfkelenmiş ki, etraftaki devasa kayalardan birini hışımla Angara’ya doğru fırlatmış! Kaya tam önüne düşüp yolunu kapatınca Angara çaresiz ve susuz kalmış. Can havliyle babasına yalvarmaya başlamış: “Baba, susuzluktan ölüyorum, ne olur bir damla su içeyim!”
Fakat kalbi taşlaşan ihtiyar Baykal kızını acımasızca reddetmiş ve ona tarihe geçen o sert cevabı vermiş: “Sana suyumu vermem, sana sadece gözyaşlarımı verebilirim!” İşte tam da bu trajik olaydan sonra Angara, sevgilisi Yenisey’e doğru kendi sularını değil, aslında babasının acısıyla birleşen gözyaşlarını akıtmaya başlamış. Yaşlı Baykal’ın o öfkeyle fırlattığı dev devasa kaya ise, bugün gölün ortasında dimdik duran o meşhur “Şaman Kayası” olmuş.
Her iki hikayenin sonu aslında aynı. Kızının gidişiyle yıkılan yaşlı Baykal, bu firarın ardından derin bir kedere gömülmüş ve kendi sularının içinde yok olarak bugünkü o dipsiz, devasa Baykal Gölü’nü oluşturmuş. Güzel Angara Nehri ise, bugün hâlâ Baykal Gölü’nden dışarıya doğru akan o tek ve benzersiz nehir olarak sevgilisi Yenisey’e doğru akmaya devam ediyor. Ve bilin bakalım ne oluyor? Bu iki aşık nehir el ele verip, Kuzey Okyanusu’na, yani Arktik denizine dökülüyor!
Şaman Kayası’na inen yamaçta, yan yana dikilmiş devasa 13 ahşap direk duruyor. Buryat dilinde “Serge” denilen bu direklerin kökleri cehennemi, gövdeleri yeryüzünü, tepeleri ise gökyüzünü simgeliyor. İnanca göre Tanrı Tengri’nin yeryüzüne inen 13 oğlunu temsil eden bu direklere, rüzgar estikçe tanrılara duaları ve selamları iletsin diye renkli kurdeleler bağlanıyor. Buryatların “Zalaa” ya da “Khadak” dediği bu kurdelelerin renkleri de bir mesaj veriyormuş. Bizim dilimizeki “adak” kelimesine benzerliği dikkatinizi çekmiştir değil mi?
Rüzgar estikçe bu renk renk kurdelelerin gökyüzüne doğru dalgalanışını izlemek, o mistik atmosferde gerçekten insanı büyüleyen bir görsel şölene dönüşüyor.
Bu 13 kutsal direğin tam yanında durup, gökyüzüne doğru çılgınca dalgalanan o renk renk kurdeleleri izlerken içimi tarif edilemez bir heyecan kapladı. Dile kolay; tam 2013 yılından beri, yani 13 yıldır ekran başında fotoğraflarına bakıp hayaller kurduğum o mistik coğrafyanın tam merkezinde, şamanların en kutsal toprağında dikiliyordum! Rüzgar yüzüme vurdukça, kurdelelerin çıkardığı o hafif hışırtı sanki yüzyıllık duaları kulağıma fısıldıyor gibiydi. Tüylerimi diken diken eden o an; bu uzun, yorucu yolculuğun her bir saniyesine sonuna kadar değdiğini bana bir kez daha fısıldadı. O direkte benim de artık bir rengim, gökyüzüne uçan bir dileğim vardı…
Khuzhir kasabasının hemen yanı başında uzanan, bembeyaz kumlarıyla Sibirya’nın ortasında bir Akdeniz havası estiren tam 3 kilometrelik şahane bir kumsal! Tabii suyun sıcaklığı Akdeniz gibi değil, yaz ortasında bile adeta çivi gibi. Ama cesareti olanlar yazın burada göle giriyor, üşüyenler ise sahil kenarındaki minik ahşap Rus hamamlarında (Banya) terleyip kendilerini yeniden buz gibi Baykal sularına bırakıyorlar. Tam bir şok tedavisi! Mevsimi olsa kesin kaçırmayacağımız bir sahildi.
Adanın en kuzey ucu olan Khoboy Burnu’na gitmek için Khuzhir merkezinden o eski, köşeli, tank gibi Sovyet UAZ araçlarıyla günübirlik turlar satın alıyorsunuz (Öğle yemeği dahil kişi başı yaklaşık 2000 Ruble civarında). Yol üstünde Sagan-Khushun, yani “Üç Kardeş Kayası” yan yana dizilmiş üç devasa piramit kayadan oluşuyor. Efsaneye göre şaman babalarından kaçan kız kardeşlerine acıyıp ona yardım eden ve babalarına yalan söyleyen üç erkek kardeş, babalarının korkunç gazabıyla burada taşa çevrilmişler.
Khoboy Burnu’nun o uçsuz bucaksız dik falezlerinden aşağıya baktığınızda, eğer şanslı gününüzdeyseniz kayaların üstünde güneşlenen o sevimli, tombiş Baykal Gölü foklarını (Nerpa) çıplak gözle görebilirsiniz. Biz onu görmek için o kadar yolu katetmek zorunda bile kalmadık. Tam Şaman Kayasına doğru gidiyorduk ki bir ses duyduk. Gülen çocuk sesi gibi bişeydi. Sonra Baykal Gölü’nün yıldızı Nerpalardan iki tanesinin birbiriyle oynadığını gördük. Çok tatlı bir sürprizdi doğrusu.
Ayrıca adanın derinliklerinde, 25 milyon yaşındaki devasa sarkıt ve dikitlerle süslü 800 metrelik Metçta (Rüya) Mağarası da macera severleri büyülemeyi bekliyor.
Sibirya’daki en büyük Türk-Moğol azınlıklarından biri olan Buryatlar, 13. yüzyılda Cengiz Han’ın ordularıyla tanışmış. 17. yüzyılda ise Rus egemenliğini kabul etmişler. Atçılık ve göçebeliğe dayalı bir kültürleri var. Mutfakları tam bir et şöleni ama bize hitap etmedi. Özellikle milli yemekleri olan Buut (Buryat Mantısı), içi bol sulu ve etli devasa bir mantı.
İnanç olarak Olkhon çevresindeki Batı Buryatları Şamanist iken, Ulan-Ude çevresindeki Doğu Buryatları Budisttir.
Eski çağlara dayanan ve pek çok kültürde karşımıza çıkan bir inanıştır. Ama bir din değildir. Aslında doğayla irtibat kurmanın farklı bir yolu bence. Rahip diyeceğimiz yöneticisine Şaman (KAM), inananlara Şamanist, bu inanca da Şamanizm deniliyor.
Şamanizme göre evren üç dünyaya ayrılmıştır: üst dünya, yer altı dünyası ve daha yeraltı dünyası. Bu dünyalar, her bir dünyanın giriş noktası olarak kabul edilen kozmik bir eksenle birbirine bağlıdır. Üst dünyada tanrılar, yeraltı dünyasında iblisler ve merkezde, yani yer altında, insanlar yaşar. Ayrıca her üç dünyada da yaşayabilen Abaasiler (ruhlar) vardır.
Ruhlarla iletişim kurabilen ve üç dünyanın tamamına nüfuz edebilen kişilere Şaman (Kam ) deniyor. Aynı zamanda bir kahin ve şifacıdır. Bu nedenle çok saygı duyulan bir kişidir. Herkes soru ve isteğini ona yöneltirmiş. Çünkü hastalık, mahsul kıtlığı, hayvan hastalıkları durumunda yardım etme gücüne sahiptir. Bu güç, rüyaların, vizyonların ve trans hallerinin coşkulu tekniklerinde ustalaşmasından kaynaklanır.
Şamanlar toplumunun günlük yaşamına katılmazlar genelde izole yaşarlar. Her şeyden önce bir kostümleri vardır. Örneğin, sadece şamanların belirli hayvan kemiklerini veya belirli sayıda kemiği giymesine izin verilir. İkincisi, ayin sırasında çalınan “Dungur” (Şaman Davulu) çıkardığı ritmik frekansla zihni transa geçiriyor. Dahası, bazen halüsinojenik bir karışım hazırlama konusunda nihai bir izne sahiptir.
Baykal Gölü ortasındaki Olkhon Adası da yüzyıllar boyunca baskılardan kaçan şamanların gizli sığınağı olmuş. Aslında dünya genelinde milyonları bulan Şamanizm inanı vardır. Orta Asya, Moğolistan ve İskandinavya’da yaşayan Samiler ile Güney Amerika’dakileri sayabiliriz. Çok oralara kadar gitmemize gerek bile yok aslında, hepimizin hayatında şamanik davranışlar var.
Hatta coğrafi yön isimlerimiz bile şamanlardan hatıradır. Şamanist Türklerde her yön için bir renk simgesi vardı.
Bu yüzden kuzeyimizdeki denizin adı KARADENİZ, batımızdaki denizin adı ise AKDENİZ‘dir. Ege Denizi dememiz ise çok yakın bir döneme dayanır.
💃 “Etekleri Zil Çalmak” Deyiminin Gerçek Kökeni Şaman geleneğinde kadınlar ritüelleri yönetir. Kadının olmadığı yerde ise erkekler etek giyip uçlarına ziller bağlayarak tören yaparlardı. “Manyak” adı verilen bu özel kıyafetteki ziller Kam’ı kötü ruhlardan koruyan bir zırhtı. İşte bugün çok sevinince kullandığımız “Etekleri zil çalmak” deyimi, tam olarak bu şaman ayininden dilimize geçmiştir!
Söylemeyi unutuyordum; ayinlerinde transa geçmek için değişik coğrafyalarda farklı içecekler içerlermiş. Güney Amerika Şamanlarında bu içecek Ayahuasca iken, Orta Asya’da ise özel ritüellerle mayalanan Kımız’ dır. Böylece bunları içince farklı şeyler gördüklerini söylerler.
Mesela ölen kişinin ruhunun hemen öte tarafa geçmediğini, 40 gün dünyada kaldığına inanırlar. Vefat edenin arkasından 40 gün dualar ederler. Ruh defalarca geri gelir derler. Bizdeki 40. gün duasından tanıdık gelmiş olmalı. Ya da mesnevi ibadetleri, Alevilerin semaları aslına bakarsanız şaman ayinlerinden evrilmiştir.
Ritüeller dine mi dönüştü yoksa din ritüellerden mi oluştu? Adadaki gecemizde omul balığımızı yerken ablamla bu konu üstünde bolca konuştuk. Bu sürekli tartışılan bir konu, bu yazının konusu değil. O yüzden kısa keseceğim.
Baykal Gölü efsaneleri, şamanlar ve derin mevzulardan sonra 2 gün kaldığımız güzel Olkhon Adasından artık Irkutsk şehrine geçme zamanımız gelmişti. Bu şehir bizi yolculuğumuzda en şaşırtan yer oldu diyebilirim. Yavaş yavaş tarihçesi görülecek yerlerleri anlatacağım ve bizi neden şaşırttığını sizde anlayacaksınız.
Şehir, adını aldığı Irkut Nehri kıyısında kurulmuş. Hikayesi ise bir kürkle başlıyor. Ivan Pokhabov’un bölgede altın ticareti yapmak ve Buryat halkından kürk vergisi toplamak için kurduğu minik bir kışlık mahalleyle (zimovye) başlamış. Şehrin kaderi, 1825’teki ünlü Decembrist (Aralıkçılar) İsyanı’ndan sonra değişmiş. Sürgüne gönderilen Rus aydınlarının, aristokratlarının ve sanatçılarının buraya gelmesiyle tamamen değişmiş. O kadar zarif bir ruh üflemişler ki buraya, devrimden önce şehre “Doğu Paris” veya “Sibirya’nın Petersburg’u” denirmiş. Büyük yazar Çehov bile burayı “zarif ve Avrupalı” diye tanımlamış. Gerçekten de Doğu Sibirya’nın en güzel şehri! Merkezi direkt Baykal Gölü’nün kenarında değil aklınızda olsun.
Yerliler ise abartıyı biraz seviyor olacak ki, şehirlerini “dünyanın ortası” olarak görüyorlar. Tabii her ne kadar tarihi merkezi UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alsa da Sovyet döneminde o hepimizin bildiği bloklu, köşeli Sovyet mimarisinden de nasibini almış. Aynı zamanda uçak üretiminin önemli bir merkezi haline gelmiş.
Hani yukarıda size efsaneleri anlatığım Baykal Gölü ve asi kızı Angara efsanelerinde o nehri gördük nihayet. Şehrin içinden Irkut Nehri de Angara’ya bağlanıyor. Coğrafi olarak Angara’dan Yenisey’in kolu diye bahsedildiğini belirtmek isterim. Şimdi sıkı durun, size harika bir niş bilgi vereceğim! Başkentimiz Ankara’nın adının kaynağı Frigya kralına ve çapa (Ancyra) mevzusuna dayandırılır, mutlaka duymuşsunuzdur. Bazı dilbilimciler ve tarihçiler ise bu ismin Öz Türkçe kökenli olduğunu söyler. Ve eklerler; doğrudan buradaki Angara nehrinden geldiğini söyler. Şaşırtıcı fakat henüz bitmedi! Buranın kuzeyinde, Yakutistan’da da Angara isminde bir şehir var. Ee bizene demeyin, tıpkı bizim Ankara’mız gibi tiftik keçisiyle ünlü! Coğrafyaların uzaklığına, bağların yakınlığına bakar mısınız?
Aslında bakarsanız şehri yerlileri dünyanın ortası deseler de minik bir şehirdi. Merkezdeki en güzel yürüyüş rotaları birbirine çok yakın; 15 ila 40 dakikalık yürüyüşlerle harika bir keşif yapabilirsiniz.
Buraya kadar saydıklarım Irkutsk’ta illa ki görmeniz gerekenler listelerinde adı geçen yerler. Fakat siz siz olun ara sokaklara dalın, ahşap evleri inceleyin. Bahçelerine bir gözatın, pazar yerini gezin, otogarın çevresindeki kalabalıklara dalın. Kitapçılara girip çıkın mesela. Almasanız da Türk yazarların kitapları var mı diye sorun.
Biz Irkutsk şehrine çok çabuk alıştık. Sibirya genelinde kiliselere camilerin eşlik etmesine alışmıştık ama şimdi Budist tapınakları ve sinagoglar da eklendi. Şehirdeki camilerden iki tanesine gittik. Özellikle kaldığımız hostele çok yakın olanı, şehrin ruhuna uygun ahşaptan minaresiyle bizi kendisine hayran bıraktı. Oldukça fazla müslüman da yaşıyor bu şehirde ama hiç Türk görmedik. Hele turist hiç ama hiç görmedik.
Hostel demişken, biz bu şehirde, tam da hayalini kurduğumuz gibi eski ahşap bir Sibirya evinden dönüştürülmüş bir hostelde kaldık. Hem tam merkezdeydi hem de fiyatı makul ve tertemizdi. Size söylemiş miydim bilmem; Rusya genelinde hostellere girerken ayakkabılarınızı çıkarıp terlik giymeniz isteniyor. Bizim kendi terliklerimiz yanımızdaydı ama olmasaydı da onlar temin ediyordu. Mekanların bu sayede mis gibi kalmasını sağlayan, bence çok akıllıca bir kural.
Neyse, hostele adımımızı attık; İngilizce bilmeyen resepsiyonist çocuk bize dönüp ‘Çince biliyor musunuz?’ diye sordu. Tövbe tövbe! İçimden ‘Yahu abla, gözlerimiz yuvarlak, tipimiz ortada, nasıl Çinli olalım?’ diye geçirdim. Ama gönlü kırılmasın diye sadece tebessüm etmekle yetindim. Fakat lobideki şehir haritalarının bile Çince olduğunu görünce taşlar yerine oturdu. Buradan çıkarmamız gereken net bir sonuç vardı: Çin sınırına iyice yaklaşmıştık. Zaten şehre gelen turist profilinin büyük kısmı Çinliydi.
Doğrusu bu kültürel geçiş çok tatlıydı. Zaten şehirde artık insanların yüz hatları tamamen değişmiş, çekik gözlü ve aşağı yukarı benim boylarımda olan minyon insanlar çoğalmıştı. Moğolistan ve Orta Asya’nın o köklü yapı özelliklerini taşıyanlar çoğalmıştır. Bu yerel halkın arasında, sanki Rusya ve Ruslar bir anda görünmez olmuş gibiydi. İşte tam da bu yüzden ‘Macera asıl şimdi başlıyor!’ dediğimiz yer kesinlikle Irkutsk oldu.
Irkutsk’a gelip de sadece 90 dakika uzaklıktaki efsanevi Baykal Gölü’ne selam vermemek olmaz. Biz de günübirlik bir Listvyanka kasabası planı yaptık ve buraya kelimenin tam anlamıyla bayıldık! Malum, biz İstanbulluyuz ve su kenarı insanıyız; onca gün karada gezip nehre bakmak bizi kesmemişti, burası bize harika bir nefes verdi.
Merkez otogarından (Litvinova Street 17 – Merkez Pazar yerinden de kalkıyor) minibüslerle (marşrutka) geliniyor. Minibüs seferleri sabah erken başlıyor ve dönüş en son 19.00’da. Baykal Gölü balığı olarak bilinen, dünyada sadece bu gölde yaşayan bir balık var. Adı “Omul” işte bu balığın nasıl tütsülenerek pişirildiğini izleyip afiyetle yedik. İnsanların çılgınca jetski yapışını izledik. Köy evlerinin arasında yürüdük. Suya girip yüzmek isterdik ama soğukluğuyla meşhur göle sadece elimizi sokabildik; inanın buz gibi!
Baykal Gölü efsaneleri bir yana, bizim için maceranın asıl renk değiştirdiği yer bu coğrafya oldu.
Biz adanın tozunu yuttuk, ruhumuzu o büyüleyici şaman enerjisiyle tazeledik. Çekik gözlü Buryat halkının misafirperverliğini tattık. Dile kolay, 2013’ten beri kurulan bir rüya gerçeğe dönüştü.
Ama Trans-Sibirya’da yolculuk durmaz; şimdi trenimiz düdüğünü yeniden çalıyor. İstikametimiz; o meşhur devasa Lenin kafasının bulunduğu, Şamanizm ve Budizm kültürünün tam merkezindeki Ulan-Ude!
Bir sonraki durakta, Budist datsanların arasında görüşmek üzere! Macera devam ediyor! 🚂✨”
Sibirya’nın kalbine uzanan maceralarımızı kaçırmamak için şimdiden takipte kalın!
Sevgilerimle, До свидания! (Görüşmek üzere!) 👋
YOUTUBE : Olkhon Adası videosu burada
Irkutsk videosu da işte burada
INSTAGRAM : pustoodunya
Diğer yazılarımı okumak isterseniz işte linkleri :
Rusya’ya gitmeden önce bilmeniz gerekenler burada
Trans-sibirya Ekspresi rehberi yazısı burada
Trans-Sibirya Ekspresi Rotasındaki şehirler yazısı burada
Moskova gezi rehberi burada
St. Petersburg gezi rehberi burada
Suzdal yazısı burada
Dostoyevski’nin evini merak ediyor musunuz işte burada
Tolstoy’un evini peki ? O da burada
Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.