

Haydarpaşa Garı denince aklınıza ne geliyor? Yeşilçam filmlerindeki o meşhur merdivenler mi, yoksa Anadolu’ya açılan o devasa kapı mı? Peki, bu ikonik yapının tam altında, rayların bittiği yerde bir zamanlar gemilerin yüzdüğünü? İkinci Dünya Savaşı’nda inşa edilmiş gizli sığınaklar olduğunu biliyor muydunuz?
Ya da Haydarpaşa Garı’nın altının dolgu olduğunu?
Kadıköy’ün ve şehrimizin bu sembol yapısı, geçirdiği yangın ve uzun tadilat sürecinde bizi tren seferlerinden mahrum bıraktı. Ama bir yandan da; adeta zaman makinesine bindirip İstanbul’un unuttuğumuz derinliklerine, ‘Körler Ülkesi’nin kalbine taşıdı.
2018 yılından beri büyük bir titizlikle devam eden kazılarla, Haydarpaşa’nın altındaki sır perdesi aralanmaya başladı. Müzeler Haftası vesilesiyle ablamla birlikte katıldığımız bu özel gezide, tarihin katmanları arasında yürürken duyduğumuz heyecanı kelimelere dökmek güç… Hazırsanız, rayların altındaki o gizemli dünyaya beraber inelim!
Biz şimdi ona Kadıköy desek de Antik kaynaklarda adı ‘Khalkedon’ yani ‘Körler Ülkesi’ olarak tanımlanır. Neden körler ülkesi dendiğinin hikayesi elbette bir rivayet ama böyle anlatılar insanın hoşuna gidiyor. Ben de kısacık anlatayım isterim.
MÖ 667’de Byzantion’u (Sarayburnu) kuran Megaralılar, karşı kıyıdaki (Kadıköy) yerleşimi görünce; “Bu güzelim manzaralı Sarayburnu dururken neden oraya yerleşmişler, bunlar kör mü?” dedikleri rivayet edilir.
Kadıköy’ün belki de en simge yapısı ise tarihi Haydarpaşa Garıdır. Öyle ya filmlerde birçok oyuncu İstanbul’a ilk gelen yolcuların şaşkınlığını bize garın merdivenlerinden göstermiştir. Hemen önündeki vapur iskelesi ile İstanbul ile Anadoluyu birbirine bağlayan bu gar bir gün bir yangınla kullanılmamaya başlandı. Tadilat gerekçesiyle kapatıldı ve tren raylarına da bakım yapalım derken arkeolojik buluntulara rastlanıldı. Arkeolojik kazılar 2018 yılından beri devam ediyor. Bu çalışmalar 18 – 24 Mayıs arasındaki Müzeler Haftası vesilesiyle Kazıdan Müzeye Bir Eserin Hikayesi başlıklı bir etkinlikle anlatıldı. Bu etkinlik için Özellikle İstanbul Arkeoloji müzesi müdürlüğüne teşekkürü bir borç bilirim.
Haydarpaşa Kazısının sorumlusu arkeolog Hüseyin Yıldırım beyfendi kazı sorumlusu olarak gezinin de başında bizleri karşıladı. Kazı bölgesinin Devlet Demiryollarına ait Haydarpaşa Gar Sahası olarak adlandırıldığını söyledi. Her bir taş parçası garı, Kadıköy’ü bırakın İstanbul için çok çok önem arz ettiğinden bahsetti.. Çünkü buluntular prehistorik döneme kadar uzanmaktadır, dedi. Sonra anlatmaya devam etti.
Haydarpaşa bölgesindeki ilk gar 1872 yılında yapılmıştır. Bölgedeki kazı çalışmalarının tarihi, garın inşa edildiği yıllara kadar uzanıyor aslında. Fakat bunlar modern anlamdaki kazı çalışmaları şeklinde değilmiş. Şu anda, kazı çalışmaları, arkeoloji biliminin kriterlerine uygun yürütülmektedir. Buradaki kazılarla ortaya çıkartılan eserlerle ilgili, İstanbul Arkeoloji müzesinde 1890 yılında düzenlenen envanter kayıtlarında da bazı bilgiler yer almıştır. Basında yer aldığı gibi buradan kaçırılıp yurt dışına giden bir şeyler olduğunu düşünmüyoruz, diye ekledi.
Kazılarda ağırlıklı olarak erken Bizans dönemine ait kalıntılarla karşılaşıldığını anlatan Hüseyin bey ve ekibi bizi ilk önce hamam kompleksine götürdü. Uzun deniz yolu seyahatlerinden sonra en büyük ihtiyaçlardan birisi hiç şüphesiz temizlenmek. Akabinde dükkanların sıralandığını düşündükleri bir cadde kalıntısı üzerine gittik. Arkeolog Hüseyin beyin şu sözleri çok tatlıydı.
Bölgede 1500 yıllık ve erken Bizans dönemine ait bir cadde olduğunu bildiklerinin altını çizerek “Şu anda Nautiulus AVM’nin arkasında sürdürdüğümüz bir kazı çalışmamız daha var ve bu bölgedeki caddenin devamını orada bulduk. Her iki tarafında da dükkanların olduğu bu cadde bir anlamda çarşı geleneğinin bir devamı olarak anlaşılabilir. Bu anlamda bölgede kültürel sürekliliğin devamlılığı var”
Hardarpaşa kazı sorumlusu – Arkeolog Hüseyin Yıldırım
Demek ki gemilerler gelenler yıkanıp paklanıyor, üst baş almak için çarşıya gidiyorlardı.
Hüseyin Bey; bu bölgeyi ‘Kalkedon Antik Kenti’nin Batı Limanı’ olarak tanımlıyoruz. Kalkedon’un iki antik limanı var. Bunlardan birincisi Kurbağalıdere’nin girişinde yer alıyor. Bugünkü Kurbağalıdere’nin antik dönemde çok daha geniş bir nehir yatağına sahip olduğunu ve gemilerin iç kısımlara kadar sığınabildiğini öğrendik. Öyle ki, o zamanlar gemiler bugün Söğütlüçeşme Tren İstasyonu olarak bildiğimiz alana kadar gelebiliyormuş. İnsanın aklı almıyor doğrusu! Diğer liman ise şu anda içinde bulunduğumuz Haydarpaşa gar alanı, diye ekledi.
Bugünkü Kurbağalıdere’nin antik dönemde çok daha geniş bir nehir yatağına sahip olduğu ve gemilerin iç kısımlara kadar sığınabildiğini biliyor muydunuz?
Gar binası yapılmaya karar verilince alanın yetersiz olacağına karar verilmiş. Toprak balçık ve yumuşak yapılı olunca denizin doldurulmasına karar veriliyor. Bölgede şu anda Haydarpaşa Garı’na kadar 750-800 metrelik bir dolgu alan söz konusu anlayacağınız.
Aslında bu bölgenin eski şehir yani Kalkedon’un banliyöleri olduğunu anlattılar. Asıl bölge Moda civarıymış meğer. Burada bir Apollon tapınağı, Agora, antik Tiyatro olduğuna dair kannatler varmış.
Oldukça şaşırtıcı! Demek ki bir kazma vurmaya gör neler çıkacağı hiç belli değil bu şehirde.
Bu kazı alanının en ilginç yeri kuşkusuz kilise kısmıydı. Hayatımda ilk kez bir iskeletin olduğu yerde yatışını izledim. Henüz üzerinde Arkeologların çalışması bitmemişti. Bizi gruplar halinde kilise kazı alanına aldılar ve iskeletleri görme şansını yakaladık.
Kazılarda bulunan en önemli eserlerden biri de MS 1. yüzyıla ait olduğu düşünülen podyumlu bir anıt mezar. Mezar, bölgenin sadece bir liman ya da ticaret merkezi değil, aynı zamanda önemli şahsiyetlerin gömüldüğü bir prestij alanı olduğunu kanıtlıyor.
Başka bir önemi ise kremasyon yapılarak gömü olduğu ve iki adet ölü hediyesinin yanında bulunmasıdır.
Kremasyon (Yakarak Gömme): Kremasyon genelde soylulara veya özel sınıflara uygulanan bir ritüeldir. “Bu bulgu, Khalkedon’un dini ritüelleri konusundaki ezberleri bozacak nitelikte”
Azize Bassa Kilisesi olduğunu ve kiliseye adını veren Azize Bassa’nın geç-pagan Roma döneminde Hıristiyanlığı kabul ettiğini öğrendik. Yine burada Hüseyin beye kulak verelim.
“Bassa bundan dolayı büyük eziyetler görmüş ve sonunda Apollon için düzenlenen şenliklerde yakılarak öldürülmüş. Roma, Hıristiyanlığı kabul ettiğindeyse onun adına bu bölgede bir kilise yaptırıyor ve bu yapıya ‘Azize Bassa Kilisesi’ adı veriliyor. Daha sonra kilise büyük tahribata uğruyor. Geriye kalan kalıntılardan kilisenin büyüklüğüne dair ipuçları bulmak mümkün. O zamanlarda da vatan yahut din uğruna ölmek kutsal bir eylem ve bunun için öldüyseniz kiliseye gömülüyorsunuz. Azize Bassa Kilisesi’nde hipoje, yani tonozlu yeraltı mezarı var. Burada çok sayıda ölünün üst üste gömüldüğünü görüyoruz. Yaptığımız kazılarda onlarca bireye ait kemik parçalarına rastladık.”
Hüseyin Yıldırım beyfendi bize günün sürprizini göstermek için heyecanlıydı. İşin aslına bakarsanız demir kapının arkasından bizi neyin beklediğini bilmediğimizden Hüseyin bey hariç herkes sakindi. Sonra analtmaya başladı. Bölgede prehistorik dönem dışında, İkinci Dünya Savaşında, Alman lider Hitler’in Trakya’ya kadar ilerlemesi sırasında yapılan bir sığınağa da rastladıklarını söyledi. Türkiye’nin önlem olarak sığınağı inşa ettirdiğini anlattı.
“Yaşanan olaylar karşısında Trakya sınırına asker yığılıyor. Bölgeye fazlasıyla yakın olan İstanbul’un korunması gerektiği düşünülüyor. Askeri bölgeden yani Selimiye Kışlası’ndan Haydarpaşa Garı’na asker naklinin hava saldırısına maruz kalmadan yapabilmesi için bu tünel ve sığınaklar yapılıyor. Tünelin tek girişi var. Daha sonra ise üç kola ayrılıyor. Bazı çöküntüler tünelin geri kalanına ulaşmamıza engel oluyor. Üst katlar hariç bu giriş bölümünün uzunluğu 370 metre civarında. Tünellerin kilometrelerce uzunlukta olduğunu biliyoruz.”
Tünelden çıktıktan sonra ziyaretçileri tüm bu buluntuların son yolculuklarını görmemiz için ofisler kısmına götürdüler.
Gördüğüm manzara, arkeolojinin sadece kazmak değil, sabırla iğne oyası işlemek olduğunu kanıtlar nitelikteydi. Onlarca uzmanın, binlerce toprak parçası arasından bir vazonun eksik parçasını bulmaya çalışmasını izlerken şunu düşündüm: Biz bugün o müzelerde bir vazonun önünden saniyeler içinde geçip gidiyoruz. Ama o eserin arkasında binlerce yıllık bir hikaye, yüzlerce saatlik bir emek var. Hepsi itina ile yıkanıyor, türlerine göre ayrılıyor, etiketleniyor bilgisayarda envantere işleniyordu. Oldukça zor ve karmaşık bir işleri var. İnanın başım döndü. Puzzle da neymiş a dostlar bu bambaşka bir zorluk seviyesi. Dolayısyla mzüelerde o vazoların önünde birkaç saniyeden fazla duralım lütfen!
Haydarpaşa artık benim için sadece bir gar binası değil; altına bir antik kenti saklayan, sığınaklarında savaşın soğuk nefesini barındıran yaşayan bir organizma. Umarım en yakın zamanda ‘Arkeopark’ hayata geçer ve hepimiz rayların altında kalan binlerce yıllık yaşamı hissedebiliriz. İstanbul’un her bir taşının altında başka bir dünya saklı; yeter ki biz bakmayı ve o sese kulak vermeyi bilelim değil mi?
Eğer bu yolculuk sizin de ilginizi çektiyse, İstanbul’un az bilinen hikayelerini anlattığım diğer yazılarıma göz atmayı ve bu macerayı birlikte sürdürmek için sosyal medya hesaplarımdan beni takip etmeyi unutmayın! Bir sonraki durakta görüşmek üzere…”
Kazı çalışmaları ile ilgili İstanbul Arkekolji müdürü sayın Rahmi Asal beyfendinin anlatımını da Şuradan izleyebilirisiniz.
Fransız Sarayı: İstanbul’un Kalbinde Fransız Rüzgarı
Nuruosmaniye Camii: Bir İstanbul Şaheseri
Rusya’ ya gitmeden önce bilmeniz gerekenler
Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.
2 Comments
Yazınız için teşekkürler
Güzel İstanbul altında da bir tarih yatıyor , çoğunu bilmiyoruz , koruyamıyoruz . Tünel çok çok ilginç ve gördüğümüz için çok şanslıyız , iskeletleri ise sadece müzelerde görüyorduk.
Göremeyenler, bilmeyenler için bu yazılarınızın devamını bekliyoruz, emeklerine sağlık