

Özbekler, “Kainatta iki yol vardır,” derler. Biri gökyüzünde Samanyolu, diğeri yeryüzünde İpek Yolu. İşte İpek Yolu’nun da en güzel şehirlerinden biri Buhara’yı size anlatacağım.
Bu şehri seveceğime emindim ama bu kadar çok seveceğimi hiç tahmin etmemiştim. Yüzlerce şehirde bulundum ve birkaçı hariç hepsini sevdim. En sevdiğim şehirlerden ilk on listesi yaparım. Bu liste sürekli değişir ama Buhara, son dört yüz metreyi hızla dönen bir yarış atı gibi listeye girip sıralamayı altüst etti. Gerçek bir Doğu güzelliği, bir kez bakınca insanın unutmayacağı türden. Keşke iki gün yerine bir gün daha kalsaydık diye hayıflanıyorum. Nasıl ki İstanbul’u gez gez bitiremezsiniz işte Buhara da öyle. Bu nedenle dilim döndüğünce gittiğim yerleri yazacağım. Umarım giden birilerine rehber olur.

MÖ 329’da Büyük İskender’in Baktriya olarak bildiği Semerkant’ın gölgesinde bir kent iken onun bıraktığı generaller sayesinde gelişti. Maverahünnehir bölgesi Samaniler zamanında daha da gelişti. Şehrin tam yaşını kimse bilemiyor ama ona “Buhara’ya Orta Asya’nın Mekke’si” dendiğini biliyorum. Son yıllarda, turistler için de bir Mekke.
Buhara; Makedonyalı İskender ve Cengiz Han’ın, Marco Polo’nun hayranlığını kazanmış. Emir Timur ise ona “Şerif yani kutsal” unvanını vermiş. Kentin tarihi merkezinde o kadar çok mimari anıt var ki şehrin tamamı UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmış. 2020’de Buhara, İslam kültürünün resmi başkenti seçilmiş. Tarihi açıdan öneminin yanısıra sıcak, samimi, canlı ve misafirperver insanlarının olması turistlerin Buhara’yı sevmesinin nedenlerinden birkaçı.
Şehir çölün ortasında olmasına rağmen havası da güzel. Elbette gittiğim mevsim itibarıyla ılıktı, bir gece yağmur yağdı daha da güzel oldu. Sadece kışları çok sert yazları da acayip sıcakmış, dediler. 1220 yılında Cengiz Han tarafından ele geçirilince tarihinin en acı günlerini yaşamış. 40 bin kişiyi iki günde katleden Cengiz Han’dan sonra Özbekler şehre gelip yerleşmiş. Emir Timur’un 15. yüzyılda Semerkant’ta kurduğu imparatorluk dağılınca farklı hanedanlıklar 20. yüzyılın başlarına kadar ayakta kalmışlar. Dolayısıyla şehirdeki yapıların çok önemli bölümü 15. yüzyıldan sonra yapılmış olanlar. 16. yüzyıldan itibaren Rusların bölgeye gelmesine kadar Ark adı verilen sarayda Buhara hanedanlığı yaşamış.
Ülkenin her şehrinden otobüs ve tren ile ulaşılabilir. Biz Semerkant’tan Buhara’ya paylaşımlı araçla geçtik. Semerkant’ta Hızır Camisi ile Bibi Hanım Medresesi arasından geçen bir yol var. Otobüs ve minibüslerin vızır vızır işlediği yer burası. Oraya gidip sadece tek kelime “Buhara” dedik, binin dediler ve bizi Buhara’ya giden araçların geçtiği yerde indirdiler. Etraftaki en cana yakın, en kibar konuşan şoförü seçip yola çıktık. Semerkant-Buhara arası ulaşım ücreti kişi başı 130 bin Som tuttu.
Biz Buhara’da kalacak yeri günler öncesinde Booking’te araştırarak seçtik. Fakat rezervasyon yapmamıştık. Bizi Buhara’ya götüren araç şoförüne adresleri gösterdim. İlk gittiğimiz eve daha doğrusu ev sahibine bayıldık. Türk dizisi izleyen ama Türkçe konuşmaya utanan kadınla bir dakikada kanka olduk. Görülmesi gereken yerlerin dibindeydi. Bildiğiniz dibinde hiç abartmıyorum. Odanın temiz olması; içinde saç kurutma makinesi, havlu, internet ve banyo bulunması bize kâfiydi. Gidecek olanlara önerimdir. Mutlaka adresini alsın yer durumunu sorsun çünkü oldukça revaçta bir ev. Eşi konservatuarda şan hocası olduğu için konser de dinlersiniz. Akşam yemeğini kadın oracıkta yapıyor mis gibi Özbek yemeği yersiniz. Dizilerden konuşursunuz. Ha unutmadan Türkçe bilmiyorlar ama İngilizce için torunlarını çağırıyorlar. Rusça biliyorsanız yaşadınız.
Hostel Navo
Ücret: iki kişi için 80 bin som
Şehirde görülecek o kadar çok yer var ki ne kadar gezsek bitmez gibiydi. Çarşı gezmesi, kahve çay molası, havuzbaşında insanları izleyelim derken biz iki gün ayırmamıza rağmen bitiremedik. Siz siz olun Buhara’ya 3 gün ayırın.
Şehir içinde şehir olan Ark Buhara ikonik yapılardan biri. Ark’ın defalarca yapılıp yıkıldığı biliniyor.
Kaynaklarda aktarılana göre inşa edilecek kale için hükümdar bilge adamlarına danışmış. Onlar da Ursa Major takımyıldızının yıldızları ile aynı şekilde bulunan yedi nokta etrafında kalenin inşa edilmesinin tavsiye etmişler. Böylece inşa edilen kalenin bir daha asla tahrip edilmediği söyleniyor.
Orta Çağa gelindiğinde ise Firdevsi, İbn-i Sina, Farabi ve Ömer Hayyam’ın bu kalede çalıştığı söylenceler arasında.
1920 Buhara Savaşında Kızıl Ordu birliklerince büyük hasar görmüş. Büyük bir bölümü harabeye dönen kalede yaşayan son Emir Alim Han ( 1880-1944 ) Afganistan’a kaçmış. Gitmeden önce Ark’ın havaya uçmasını emrederek gizli yerlerin Bolşevikler tarafından ortaya çıkarılmasını engellediğine de inanılıyormuş.
Anlaşılacağı üzere çok yakın tarihe kadar kale içinde emir ve yakınları yaşamaya devam ediyorlarmış. Bütün bu bilgileri Ark’ın içindeki müzede okuduğumuzu belirtmek isterim.
Ark’ın içinde şu an bir cami, tabiat müzesi, medrese ve hediyelik eşya dükkanları var. Aslında pek ahım şahım bir yer değil ama insan içinde İbn-i Sina, Ömer Hayyam dolaşmış diye düşününce girmek istiyor. Sadece bakmak bile insanın nefesini kesiyor.
Giriş ücret : 40 bin som
Samanileri duymamıştım taa ki Özbekistan’a gelene kadar. İsmail Samani ve ondan sonra gelen hükümdarlar Orta Asya’daki insanları İslamiyetle tanıştıranlarmış. Burası Orta Asya’daki en eski türbe olarak kayıtlara geçmiş. Hatta İslam dünyasında türbe kültürüne model olmuş bir yapı.
Küçük ama dikkat çeken bir mimari özelliğe sahip. Tuğlalarla sepet gibi örülmüş bu yapı Cengiz Han’ın saldırılarına dayanan ender yapılardan.
Mimari formu çok sevimli geldi bana. Orta Asya mimarisinde kullanılan tuğla yapıyı yumuşak hasırdan örülmüş gibi gösteriyor. Oysa işlemsi çok zor bir materyal. Mücevher kutusuna benzettim. Giriş açıklıkları, sivri kemerler ileride Selçuklu mimarisine ilk örnekleri oluşturmuş. Dört cephedeki süslemeler birbirini takip eden sonsuzluk gibi.
Bu türbe çok büyük bir parkın içinde bulunmaktadır. İnsanlar yürüyüş, koşu, bisiklet sürmek ve piknik yapmak için geliyor. Hemen yakınındaki kapalı ve açık kısımları olan Markaziy pazarı ise şahane.
Parkın içinde rastladığımız bir seyyar kitap satıcısı amcanın bize Ali Şir Nevai şiirini ezbere okuması ve yanınızda Atatürk’ün fotoğrafı var mı diye sorması günün en güzel anıydı. Tabii ki yanımızda fotoğraf yoktu. Ama biraz ilerleyince cüzdanımdaki 20 tl aklıma geldi ve geri dönüp adama verdim. O da çok sevindi ve hemen minik arabasının camına yerleştirdi. O amca ve o şiirin videosunu buradan izleyebilirsiniz.
Türbeye giriş ücretli dememe gerek duymuyorum artık. Paranız çoksa, mimarsanız, sanatçıysanız girin elbet ama başımı uzatıp bakınca iki sanduka gibi taş parçasından başka bir şey göremedim.
Samani Türbesi’ne çok yakın bir konumda bulunan bu yapı, alışılmışın dışındaki konik çatısıyla hemen dikkatinizi çekecek. Hikayesi ise oldukça sarsıcı; inanışa göre bir kuraklık sırasında Eyüp Peygamber asasını yere vurur ve tam o noktadan buz gibi şifalı bir su fışkırır. Bugün hala akan bu suyun kutsal olduğuna inanılıyor.
Buhara’nın 10 kilometre kadar dışına çıktığınızda karşınıza çıkan Çor-Bekir, “Ölüler Şehri” olarak bilinse de aslında huzurun ve estetiğin merkezi. UNESCO listesindeki bu devasa nekropol, daracık sokakları, dev kapıları ve asırlık mezarlarıyla adeta labirent bir şehri andırıyor. Güneş batarken o kerpiç duvarların aldığı altın sarısı renk, fotoğraf makinenizin deklanşörüne her bastığınızda size bir sanat eseri sunuyor.
Not: Burayı geniş bir vaktiniz varsa listenize ekleyiniz.
Özbeklerin “ Chor minör “ dediği, tavlacıların şıp diye anlayacağı üzere Farsçadan bildiğimiz car yani “dört minare” adını verdiği yapı burası. Aslında bir medrese kompleksinin geriye kalan tek yapısı. Turkuaz taşlarla süslü kuleler minareyi andırsa da yapıldığı dönemde üçü depolama amaçlı kullanılıyormuş. Üzerlerindeki desenlere bakınca da hepsinin birbirinden farklı olduğunu ise ancak dikkatli gözlerin anlayabileceği bir ayrıntı.
Geldik Özbekistan’ın ve Buhara’nın en mistik yapısına. Öncelikle minareler hakkında kısa bilgi verme ihtiyacı duydum.
Tarihteki ilk minare Kahire’de 7. yüzyılda inşa edilmiştir. Amaç halkı yükseğe çıkarak namaza davet etmek. Minare kelimesinin etimolojik kökenine bakarsak da “manara” Arapçada fener, ışık kulesi anlamına geliyor. Nur zaten ışık demek minare sözcüğüne baktığımızda da nur saçan kule anlamı çıkıyor.
Orta Asya’da ve İran’daki ateşle haberleşme, Akdeniz’deki deniz fenerleri ve Suriye’deki çan kuleleri minarelerin ataları olarak kabul ediliyor. Minareler coğrafyalara göre mimari olarak değişiyor. Bugün anlatacağım bu minare ise 12. Yüzyıla tarihlenen Karahanlıların yaptırdığı Kalan camisinin bir parçası.

Moğol istilası sırasında caminin görkemini gören Cengiz Han burayı sultanın sarayı sanmış. O yüzden yıktırıp yaktırmış. Bugün sadece minaresi kalmış ki bunun da kalmasının bir hikayesi anlatılıyor.
Cengiz Han her yeri yıkıp yakarken minarenin önüne gelmiş; her ne olmuşsa o sırada miğferini düşürmüş. Sonra da “ Bugüne kadar hiç kimsenin ve hiçbir şeyin önünde eğilmedim. Bu yapının önünde eğildim. Onun için bu yapıya dokunmayın, bırakın sağlam kalsın” demiş. Şurada da olayı yerinde anlattığım bir videom var.
Diğer hikaye ise daha mantıklı. Çölün ortasında olan Buhara’yı yolda kalanlar uzaktan görebilsin diye geceleri tepesinde ateş yakılırmış. O yüzden yolda kalanlara hizmet ettiğinden bu isimle anılıyor. Aslına bakarsanız kalon Özbekçede büyük demektir. Nedense biz hikayelerini daha çok seviyoruz ya Kalan Minare deyip geçiyorum. Fakat adı “Kalon Minar” bilginiz olsun. Unutmadan 20. yüzyıl başlarına kadar kule ölüm kulesi olarak anılıyormuş. Şehirdeki suçlular minareden atılarak idam ediliyormuş. Düşünmek bile korkunç!
Orta Asya Türk mimarisine uygun yukarıya doğru daralan silindirik bir yapı bu minare. On üç boğumdan oluşuyor. Her bir boğum farklı bir süsleme barındırıyor. Sepet örgüler, baklava deseni, yıldızlar, geometrik şekillerle bezeli ve yaklaşık 50 metre boyunda. Hemen yanıbaşındaki Kalon Camii ise yeniden inşa edilmiş. Minare ince bir kemerle camiye bağlı.
Şayet vaktiniz bolsa minareden atılacak suçluları tuttukları hapishaneyi de gezebilirsiniz. İşte bilgisi geliyor.
Ark Kalesi’nin hemen gölgesinde, şehrin biraz karanlık ama bir o kadar merak uyandıran bir yüzü var: Kadim Zindan. “Kalan Minare’den suçlular atılıyormuş” dediğimiz o dönemin suçlularının tutulduğu bu yapı, insanlık tarihinin ağır şartlarını gözler önüne seriyor. Özellikle İngiliz subayların hapsedildiği, içine ancak iple inilen meşhur “Akrep Deliği” (Bug Pit), insanın tüylerini diken diken eden gerçek bir tarih kesiti.
16. yüzyılda, en büyük refah döneminde, iki yüzden fazla medrese varmış. Medreseler, camiler ve hanelerin zengin cepheleri benzerlikler ve farklılıklar aramaya davet edercesine çifter çifter karşılıklı duruyor.
Binaya giriyorsunuz ve sanki bir kaleydoskopun içindesiniz. (Kaleydoskop, çiçek dürbünü. İçine bakıldığı zaman değişik renkler ve desenler ortaya çıkaran bir alet)
Bu mimari tekniğe “Kosh” yani karşı karşıya adı verilir ve inanılmaz bir stereo etki yaratır. Farsça çifte medrese anlamına gelen koş’ a en güzel örnek karşılıklı birbirine bakan Uluğ Bey Medresesi ile Abdülaziz Han Medreseleridir. Bunlardan biri 15.yy diğeri ise 17. yy.a tarihlenmektedir.
Mirza Uluğ Bey Medresesi hemen ana meydanda. Uluğ beyin astrolojiye olan ilgisini vurgularcasına yıldız motifleriyle bezeli. Medresenin her köşesi turkuaz rengi ile donatılmıştır.
Eskiden sadece erkekler eğitim görürken Uluğ Bey buna karşı çıkmış. Kızların da eğitim almasını istemekle kalmamış, uygulamış. Medrese girişinde bunu vurgulayan bir yazısı da yerleşiktir. Burada öğrenciler sadece dini değil pozitif ilimler içeren konularda da eğitim görmüşler ki bu bence daha önemli.
Abdulaziz Han Medresesi Uluğ Bey Medresesinin tam karşısındaki medrese. 17. Yy da yapılan medrese süslemeleri rengarenk ve karışık desenleriyle büyüleyici. İçi gezilebiliyor ve eski eğitim odaları şu an hediyelik eşya mağazaları. Neden bilmiyorum ama içi biraz harap bırakılmış gibi geldi bana. Ama görkemi yerli yerinde.
Mir-i Arap Medresesi ise halen eğitim verilen medrese. Kalan Minare’nin tam karşısındaki yapıyı turistlerin gezme şansı yok. İçinde Kur-an’ı Kerim’deki sure sayısı olan 114 e atıfla 114 oda varmış. Alt kattakiler sınıf, üst kattakiler ise yurt şeklinde düzenlenmiş. Biz orada iken henüz ezan okunmuştu ve içeriden Kur-an okuyan çocukların sesi geliyordu.
Mir-Arap medresesinin tam karşısında ama biz girmedik burası da paralıydı. Tarihteki önemi ise İmam Buhari’ nin burada ders vermiş olması. Elbette çok büyük ve mimari olarak o da bir şaheser ama her medrese, cami, türbeye girsek cebimizde para kalmazdı takdir edersiniz.
18. yy.da yapılan caminin diğer ismi “ 40 sütunlu cami” ama aslında 20 sütun var. Önündeki havuzdan yansıyan görüntüyle 40 sütun ettiğinden öyle deniyormuş.
Emirin kalesinin karşısında olan bu camiye ben bayıldım. Tamamı ahşap sütunların her biri farklı desen ve hepsi birbirinden güzeldi. Tavanı hele muhteşemdi.
Not: Önündeki minare 1917 yılında süs olsun diye yapılmıştır.
Yapının kıble kısmı orijinalmiş. Caminin asıl ismi Cuma Camisi’dir. Zamanında Buhara Emiri Cuma namazlarını halkla beraber burada kılmak istediğinden inşa edildiği söylenmektedir. Adı burdan geliyor anlayacağınız.
Çok tatlı bir hikayesi olan yapılar topluluğu burası. Önce romantik hikayesini anlatayım: Bir zamanlar Buhara emirinin veziri Nadir Divanbegi evlenmeye karar verir. Geline düğün hediyesi olarak sadece küpe verir. Kocasının varlıklı olduğunu bildiğinden hediyeye bozulur ama sesini çıkarmaz gelin. Birkaç yıl sonra kocası içinde cami, medrese, han, havuz olan bir dizi yapı inşa edince kadın buna içerler. Kocasına bunun haksızlık olduğunu söyleyince Nadir Bey; “Sana verdiğim küpe kutusunu getir bakalım,” der. Karısı kutuda sadece küpenin teki olduğunu görünce şaşırır. Nadir Bey de “İşte bütün bu binaları yapabilmek için küpenin tekini bozdurdum,” der.
Aslında eskiden Buhara’da yüzlerce açık havuz (hauz) varmış. Şehrin su ihtiyacı bu havuzlardan karşılanırmış. Ancak 20. yüzyılın başlarında salgın hastalıkları önlemek adına birçoğu kurutulmuş. Bugün gördüğümüz Lyabi-Hauz ve Bala Havuz, o devasa su kültüründen günümüze ulaşabilen en kıymetli hazineler.
Buhara’nın Shahristan (şehir içi) bir açık hava müzesi resmen ve çarşılarının kendisi de kültürel miras nesneleri. Büyük İpek yolunun en önemli duraklarından biri olan Buhara, her zaman sadece bilgelerin değil, aynı zamanda satıcıların da şehri olmuş.Şehirde Ortaçağ’dan bu güne alışveriş merkezleri, amaçlarını değiştirmeden bugüne kadar ayakta duruyor.
Dışarıdan bakıldığında kubbelerin altındaki saraylar gibi görünüyorlar. Ancak girince aa burası çarşıymış diyorsunuz. İçlerinde yürümek, alışverişten çok kültürel bir deneyim. Saatlerce dolanabilirsiniz. Sabahlığa benzeyen elbiseler, Özbek takkeleri, ipek halılar, el işlemeli boyalı tabaklar, gümüş takılar ve tüylü kürk şapkalar. Satranç takımlarının detaylı işçilikleri hepsi birbirinden güzel hangi birini saysam bilemiyorum.
Özellikle Buhara’ya özgü olan ‘Zardosi’ yani altın nakış işçiliğine dikkat edin. Eskiden sadece emirlerin kaftanlarını süsleyen bu ağır ve ihtişamlı sanat, hala çarşılardaki atölyelerde usta-çırak ilişkisiyle yaşatılıyor. Bir kumaşın üzerine altının nasıl ilmek ilmek işlendiğini görmek büyüleyici.
Buhara çok sayıda ilim insanına da ev sahipliği yapmış bir şehir. En başta İbn-i Sina, İmam Buhari ve Bahauddin Nakşıbendi var. Buhari, hadisleri toplamak için tüm ömrünü feda etmiş bir din adamı. Meraklısı için Nakşıbendi tarikatının kurucusunun mezarının bulunduğu yeri anlatacağım.
Size İbn-i Sina’yı sayfalarca anlatsam mutlaka bir eksiğim olur diye hiç o topa girmiyorum. .
Burası Buhara’nın biraz dışında yer alıyor. Biz giderken otobüsle gittik dönerken de taksiyle geldik. Belli bir saatten sonra dönüş otobüsü yok bilginiz olsun.
Mutlaka görülmesi gereken yerler listesinde diye dikkatimizi çektiğinden gittik. Ama oraya gidince farkettik ki bizim dışımızdaki herkes inançları gereği orada. Ayrıca aşırı duygusal bir havaya girmişler. Herkes tabiri caiz ise hac için gitmiş gibiydi. Zaten buraya Özbekistan hac turları diye adlandırılan turlar düzenleniyormuş, sonradan öğrendik.
Çok büyük bir coğrafyaya yayılmış bu tarikatı duymayan yoktur. Bahauddin Nakşıbendi’yi de uzun uzun anlatamayacağım. Müridi çok ve bu konuda da oldukça hassas olduklarının farkındayım.
Nakşıbendi tarikatının doğduğu yer burası. Bu yapılar topluluğu içinde medrese, camiler, mezarlar, havuzlar ve gül bahçeleri olan hektarlarca bir alan var. Burayı önemli yapan Nakşıbendi Hazretleri’nin mezarının burada olması.
Burada Nakşıbendi Hazretleri’nin annesinin de mezarı var. “Mezarıma ziyarete gelecekler önce annemin ve hocamın mezarına gitsin sonra benimkine gelsin,” demiş. Bugün halen bu vasiyet dikkate alınıyor. Biz de öyle yaptık. Burada çektiğim videoyu şuradan izleyebilirisiniz. Çeşmelerden suyu şişelere dolduran, etrafına ziyaretçileri toplamış Kur’an-ı Kerim okuyan öğrenciler, türbe etrafında el açıp dua edenler ve adım başı yardım kutusu vardı.
Şehre geri döndüğümüzde Nakşıbendi’ye gittiğimizi duyan ev sahibi “Allah kabul etsin,” dedi. Seyahat boyunca konuştuğumuz kişiler de buraya gittiğimizi duyunca “yarı hacı sayılırsınız” gibi şeyler söyledi. İlginçti doğrusu.
Çarşılar, parklar, medreseler, müzeler bir yana labirent sokaklarında dolaşmak çok keyifli. İnsanlarının sıcak kanlılığı, yemek kokuları, gecesi gündüzü her şeyiyle Özbekistan’ da en çok sevdiğim şehir oldu.

Her birinizin görmesini canı yürekten isterim ve umarım bana da bir daha gitmek kısmet olur.
Bir sonraki yazımız Hive olacak. Özbekistan’a gitmeye karar verene dek adını hiç duymadığım bu şehre, görür görmez vuruldum. Yazımı okuduktan sonra eminim çoğunuz Hive’nin büyüleyici atmosferini keşfetmek isteyeceksiniz.
Sevgilerimle, hoşçakalınız…
Hive gezi rehberi yazıma buradan ulaşabiliriniz
Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.
3 Comments
Haftaya Özbekistan seyahatim olacak.
Araştırma yaparken sitenizi gördüm.
Bilgilerin üzerinden 3 yıl geçmiş olsa da, çok faydalı ve aydınlatıcı buldum. Güncel bilgilere oldukça yakın. En önemlisi de yazınız, henüz tam demokrasi ile tanışmamış bu ülke ve insanları için güvensizlik sorunumu çözdü.
Teşekkür ederim.
Merhaba, listedeki gezilecek yerler birbirinr yürüme mesafesindemi ?
sadece Nakşıbendi makamı uzak. Ona taksi ile ancak gidilir. Onun dışındakşler hepsi yürüme mesafesinde.