

Prag’da gerçekleşen bir heyecana ortak olacağımız Sırların Sırrı, Dan Brown’un son başyapıtı ve Edebiyat Rotası Kitap Kulübümüzün ikinci durağıydı.
Heyecanla okuduğum kitabı anlatacağım bu yazıda muazzam bir şehir olan Prag’da yıllar önce çektiğimiz kareleri göreceksiniz. Yazının sonunda da roman hakkında hazırladığım bir oyun taslağını bulacaksınız. Gelin şimdi eseri incelemeye başlayalım.
Kitap Künyesi:
Dan Brown’un Robert Langdon serisindeki son ve “en hırslı” eseri olarak nitelendirdiği “Sırların Sırrı” (The Secret of Secrets), 9 Eylül 2025’te okuyucuyla buluştu.
Prag’ın o puslu, gizemli ve sembollerle örülü labirentlerinde Robert Langdon’ın adımlarını takip etmek kolay değil. Zihnimde canlanan o devasa 655 sayfalık kurguyu, kalemim ve boyalarımla somut bir yol haritasına dönüştürdüm. Golem’in ayak izlerinden Petrin Kulesi’ne, Pi sayısının şifresinden ‘Sırların Sırrı’na uzanan bu haritayı, okuma serüveninizde elinizden düşürmeyeceğiniz bir rehber olarak hazırladım. İşte benim ‘Sırların Sırrı’ rotam!

Yazımıza Dan Brown’u tanıyarak başlayalım…
Yazarlıktan önce şarkıcı ve söz yazarıymış. Daha ilginci büyükbabası aktif bir Masonmuş. Babası, Noel hediyelerini çocuklarına karmaşık kodlar ve ipuçları içeren hazine haritaları hazırlarmış. Buyrun işte balık baştan kokar diye buna denir.
Farkettiyseniz tüm romanları, din, sanat ve bilim gibi konuları harmanlayarak, genellikle 24 saatlik bir zaman diliminde geçer. Peki onca detayı kurgulayan adam nasıl çalışıyormuş dersiniz?
Her gün saat 04:00 ile 10:00 arasında, antik bir kum saati kullanarak çalışma masasında yazıyor. Her bir saat dolduğunda mutlaka ara verip şınav veya mekik çekiyormuş.
Brown’un en meşhur tuhaflığı, yazma tıkanıklığı yaşadığında özel bir yer çekimi botu giyip kendini tavana ters asması. Bu şekilde kan akışının beynine gitmesinin yaratıcılığını artırdığını, olaylara farklı bir perspektiften bakmasını sağladığını belirtiyor.
Eski eşi Blythe Brown, bir sanat küratörü ve ressam. Kitaplarında ona çok büyük destek verdiği hatta gölge yazar olduğu iddiaları var.
Çok da fazla ipucu vermeden can alıcı noktalara değinerek kitaptan bahsetmeye başlıyorum. Oldukça uzun bir roman ve içinde neler yok ki. İnsan bilincinin sınırlarını zorlayan fikirler, semboller… Bence en korkuncu adım adım teknolojinin tehlikeleriyle karşılaşacak olmamızın gerçekliği.
Başlar başlamaz beyin yakan bir sahneyle açılışı yaptık. Belki de kitaptaki en ürpertici anlardan biriydi. Sırt üstü bağlanmış kadına dik dik bakan yüzü kil kaplı, alnında İbranice harflerle אמת (okunuşu emet )yani “ GERÇEK “ yazan figür GOLEM ile başlıyor.
İbranice’de Alef harfi silindiğinde kelime ‘Met’ yani “Ölüm” e dönüşür.
Slav aksanlı bir sesle kadına fısıldıyor. Ben onun koruyucusuyum. O kadın sana güvenmişti ama sen ona ihanet ettin. (sayfa 11)
Golem, değişik bir arkadaş. Prag sokaklarında bir hayalet gibi dolaşıyor. Kitapta başrol onun aslında.
Bir diğer başrol hepimizin okurken Tom Hanks’i gözümüzün önüne getiren Profesör Robert Langdon elbette. Onun da romanda sahneye çıkışı yine muhteşem Prag manzaralarının içinde başlıyor.
Hafiften hoşlandığı ama dile getiremediği Katherine onu Prag’da vereceği konferansa davet etmese ne güzel evinde oturacaktı. Gerçi profesör bu, rahat durmazdı. Olaylar Katherine’in Prag Kalesi’ndeki bir konferansının ertesi günü başlıyor.
Sakin bir sabah geçirme hayali kurarken kendini Four Seasons otelinden Vltava Nehrine atlarken buluyor.
Golem’e yine bir dönesim var.
Prag gibi tarihi ve turistik bir şehirde hani her yerde kostümlü karakterler olduğu için rahat rahat dolaşıyor. Çok pratik bir amacı da var. O kil maske ve pelerin şehrin her yerindeki yüz tanıma sistemlerinden saklanmış oluyor. Teknoloji, efsaneye karşı kalkan vazifesi görüyor. (bölüm 28)
Profesörün polis eşliğinde Haç Burcuna gelişi ve onları atlatması oldukça gerilim içeriyordu. İşte tam bu kısımlarda sembolizmin, ki yazarımız pek sever, devreye girdi.
Özellikle Kathrerine’in konferansta sorduğu o basit ama etkili soru önemliydi.
Dünyanın en yaygın dini sembolü nedir? Çoğu kişi hemen haç der muhtemelen, dedi. Fakat bizim profesör anında doğru cevabı verdi, “hale” dedi. Çünkü halenin yani o ışık halkası sadece Hristiyan azizlerinin başında olmadığını biliyordu. Antik Mısır’da güneş tanrısı Ra’nın diski, Hindu ve Budist tanrılarının başındaki o Nimbus dedikleri ışık halkası. Hatta özgürlük heykelinin başındaki taç bile bir hale formu olarak yorumlandığından bahsetti.
Bu hale sembolü romanda ise Katherine’in noetik bilim üzerine yaptığı çalışmaları, bilinç kavramıyla bağlantılı. Katherine diyor ki, “belki de haleler dışarıya ışık yayan bir şey değil de tam tersine aydınlanmış zihnin evrenden veya daha yüksek bir bilinç kaynağından bilgi alan bir tür alıcı antenidir.” Hoppala, bu da nerden çıktı dediğim anlardan sadece ve sadece bir tanesiydi.
Kitaptan öğrendiğimiz o kadar çok konu oldu ki hangi birinden bahsedeceğimiz bilemiyorum. Örneğin, Barnum etkisi (sayfa85) ya da Langdon’un öğrendiği zaman şaşırdığı şu cümle hangimizi şaşırtmaz ki?
“ insan beyninin, vücut ağırlığının sadece yüzde ikisini oluşturduğunu ama beden enerjisinin ve oksijeninin yüzde yirmisini tüketmesi” (sayfa 102)
Profesör sembolizme yepyeni bir boyut katıyor ve okuyucuya da arada tatlı tatlı bilgileri aktarıyor. Matematiğin dili olan sayıların binlerce yıl önce Araplar tarafından dünyaya yayılmasında tutun da Pisagor, Öklid ve Arşimet’ e kadar bahsedilmesi çok hoştu.
İlk kez duyduğum, kullanırken hiç kaynağını merak etmediğim ondalık işaretini John Napier isimli bir İskoç’a borçlu olduğumuzu öğrendim. (sayfa 120) Yine aynı sayfada bir cümle çok enteresandı. “ Sorunları ertesi güne bırakmamızın bir nedeni olmalıydı, bilinçaltı biz uyurken kayda değer bağlantılar kurabilirdi.” Muhteşem değil mi, aklıma hemen sabah ola hayr ola sözünün verdiği rahatlık geldi doğrusu. Bizim atalar da az değil hani:)
Örneğin, Çek yazar Karel Capek‘e tüm dünya dillerinde kullanılan bir kelimeyi borçlu olduğumuzu bu roman sayesinde öğrendim. ROBOT kelimesi!
Dünya literatürüne ve bilim kurgu dünyasına tam olarak 1920 yılında, Çek yazar Karel Čapek‘in kaleme aldığı “R.U.R.” (Rossum’s Universal Robots) adlı tiyatro oyunuyla girmiştir. Karel Čapek, oyununu yazarken yapay işçiler için Latince “labor” (iş) kökünden gelen “Labori” ismini kullanmayı düşünüyordu. Ancak bu isim ona çok “kitabi” ve soğuk gelmişti.
Fikir almak için ressam ve yazar olan ağabeyi Josef Čapek‘e danıştı. Josef, fırçası ağzında tuval başında çalışırken kestirip attı: “O zaman onlara ‘Roboti’ de!” Çekçe (ve diğer Slav dillerinde) “robota” kelimesinden türetmişti. Yani iş, çalışma demek rabota. ( benim ana dilimde de aynen rabota olduğu için yer vermek istedim)
Kitap kulübümüzde roman hakkında o konuşacak çok fazla şey olunca bu edindiğim bilgiyi arkadaşlarıma aktaramadım. Oysa onlara bu kelimenin doğuş hikayesinden sonra bir soru bile hazırlamıştım.
Sizce “robot” kelimesinin bu kadar tutmasının sebebi, o dönemdeki teknoloji korkusu olabilir mi?

Enokyan dili diye bir şey varmış, hayatımda ilk kez duydum. Kısaca garip şifreleme dili imiş. Google’dan aldığım bilgiyi aynen aktarıyorum.
Enokyan dili, 16. yüzyıl sonlarında İngiliz matematikçi ve astrolog John Dee ile medyum arkadaşı Edward Kelley tarafından ortaya atılan, “meleklere ait” olduğu iddia edilen gizemli ve yapay bir dildir.
Ya da Antik şifreleme tekniklerinden haberdar olduk. Sezar şifresi diye bir şey varmış.(sayfa 414) Bir yer değiştirme şifresidir. Mantığı oldukça basittir: Alfabedeki her harf, belirlenen sabit bir sayı kadar ileriye kaydırılarak yeni bir harf ile eşleştirilir. İlginç bir detay ise bugün hala popüler kültürde, özellikle internet forumlarında sürpriz bozan (spoiler) gizlemek için kullanılan ROT13 (13 birim kaydırma), Sezar şifresinin modern bir versiyonuymuş. Şİmdi tam şu cümleyi söyleme zamanı geldi; Sezar’ın hakkı Sezar’a !
Hele hele kitapta bir bölümde SAVANT Sendromu hakkındaki bilgiler acayipti. (bölüm25) Nedir bu sendrom derseniz, google açıklaması geliyor.
Edinilmiş Savant Sendromu (acquired savant syndrome), normal bir hayat sürerken yaşanan bir kaza, hastalık veya beyin hasarı sonrası, beynin gizli kalmış bir potansiyelinin aniden “kilidinin açılması” durumudur. Bu vakalar, insan beyninin aslında hepimizde bulunan ama baskılanmış olan devasa bir kapasiteye sahip olabileceğini düşündürür.
Romanda; Reuben Nsemoh, Derek Amato, Orlando Serrell, Michael Thomas Boatwright, James Leininger gibi isimlere yer verilmişti. Üşenmedim tek tek hepsinin hikayesini araştırdım. İnsan beyni gerçekten çözülemez bir şey. Bu kişilerin yaşadıkları sadece kayıtlara geçenlerden bazıları. Bir de kayıt altına alınmamış nice vakalar olduğuna artık iknayım.
Kitapta Langdon ve Katherine arasında geçen konuşmalardan birinin aktarıldığı sayfadaki cümlelerin de altını çizmişim. Şöyle diyor Katherine “kabul edelim ki insan zihni değişikliklerden hiç hoşlanmaz.” Bu cümlelerden sonra konu Einstein’a geliyor. (sayfa170)
Ölüm korkusunu anlattığı kısımlarda (sayfa 187) evrensel düşünceyi çok güzel ele almıştı. Hatta “dinin babası ölüm korkusudur” dediği sayfanın tamamının altını çizmişim. ( sayfa188)
Kitap okuyucuyu bilimsel çalışmalar, dini birtakım bakış açılarının yanısıra semboller aracılığı ile hikayenin ana gizemini çözmeye itiyor.
Bu da bizi Prag’a götürüyor. Çünkü Prag’ ın kendisi de sembollerle dolu. Langdon’ın favori mekanı olan Clementinum’undaki Barok Kütüphane ve Astronomi Kulesi gibi. Prag’a gidip de buraları görmeden dönenlere üzülürüm doğrusu. Johannes Kepler gibi bilim insanlarının çalıştığı yerler. Müthiş bir atmosferi var. Hoş kütüphaneye giriş yasak, camdan bir paravan arkasından bir dakikada ne görürseniz ancak o, ama olsun.
Kitapta bahsi geçen “Şeytanın İncili” olarak bilinen Codex Gigas, günümüzde İsveç’in başkenti Stockholm‘de bulunan İsveç Ulusal Kütüphanesi’nde (Kungliga Biblioteket) sergilenmektedir.
Prag demişken yüz kuleli denir oysa çok daha fazla kulesi varken yazarımız bizi Petrin kulesine götürüyor. Prag’da görülecek daha romantik yerler olduğundan turistlerin pek de rağbet etmediği bir yerdir. Meraklı birkaç arkadaşla dolaşan ben elbette gittim ama çıkmadım, neden, çünkü her şey dönüp dolaşıp maliyete geliyor dostlarım. Bu düsturla gezerken romanda bahsi geçen Folinka parka da gitmiş olmamız 20 yıl öncesi için tamamen tesadüf diyebilirim.
Bu arada romanda tüm adı geçen mekanların fotoğraflarını ve Prag haritasındaki konumlarını yazının sonuna ekleyeceğim.
Şimdi biz yine romana dönelim.
Peşine düşülen, çalınan, uğruna cinayet işlenen bir kitap taslağı öznenin ta kendisi. Bilginin değeri ve korunması meselesi romandaki önemli bir uyarı aslında. Yani dilediğinde teknolojinin her veriye nasıl ulaşabildiğini korkunç bir şekilde bize hatırlatıyor.
Katherine Solomon’un teorileri gerçekten sarsıcı. Anlamakta ve anlatmakta güçlük çekiyorum ama deneyeceğim. İnsan bilincinin sadece beyindeki elektrokimyasal reaksiyonların bir yan ürünü olmayabileceğini hatta belki de beyinden bağımsız olarak var olabileceğini öne sürüyor. Duyu dışı algı, ESP gibi paranormal görünen olayların bilim tarafından nasıl görmezden gelindiğini anlatıyor. Kanıt olarak da mesela Morgan Robertson‘ın Titanik faciasını 14 yıl önce şaşırtıcı detaylarla anlattığı Fütülity romanı sunuyor.
Langdon’a düşüncelerini anlattığı kısmı birkaç kez okumak zorunda kaldım. O kadar anlayamadım (bölüm 72) O kadar çok detay vardı ki kafa karışması bence çok normal. Örneğin, İsa’nın kefeninden başlayan konuşma Ganzfeld Deneyi’ne gidiyor. (sayfa 322) . 2011 yılında tartışmalara yol açan Darly Bem isimli sosyal bilimcinin makalesinden bahsediyor.“ Geleceği Hissetmek“ yani gelecek geçmişi etkiler mi, sorusuyla okuyucuyu ters köşe yapıyor. (sayfa 323)
Ama daha da çarpıcı olanı beyin aktivitesini ölçen deneyler. Beynin bir bilgisayarın rastgele seçeceği bir resmi göstermeden saniyeler önce o resme tepki verdiğini gösteren bulgulardan bahsediyor. Yani beyin sanki olacakları önceden biliyor gibi. Çok tuhaf değil mi?
Aslında Katherine’nin hipotezi şu: Beynimiz aslında evrensel bir bilinç alanından sürekli bilgi alan bir tür alıcı. Sadece bir alıcı normal koşullarda çeşitli filtrelerle kısıtlanıyor. GABA gibi nörotransmitlerden bahsediliyor. Yani beyindeki kimyasal haberciler bu filtrelemeyi yapıyor.
Yani gerçekliğin sadece küçük bir kısmını algılıyoruz. Katherine bunu şöyle açıklıyor, “Seçici dikkat, beynin filtrelemesinin önemli bir örneğidir. Buna “kokteyl partisi etkisi” denir. Alışma da filtrelemenin bir başka çeşididir. Vınlayan klimayı duymayız, gözlük ağır gelmez… “ (sayfa 327-328)
Beynimiz hayatta kalmamız için gerekli olan kadarını algılıyor, diyor. Ama bazı özel durumlarda mesela derin meditasyon, yoğun sanatsal yaratıcılık gibi farklı mutluluk hallerinden de bahsediyor.
Buda’nın “düşüncelerimizle dünyayı yaratırız” veya Picasso’nun “hayal edebildiğin her şey gerçektir” gibi sözlerine yer verdiği gibi epileptik ünlülerden de bahsetmiş. Vincent Van Gogh, Agatha Christie, Sokrates ve Dostoyevski gibi. Epileptik dehaların nöbet sonrası yaşadığı mutluluk hali de örnek veriliyor.
Bu anlarda normalde algılamadığımız bir gerçeklikten bahsediyor. Daha geniş bir farkındalık yaşandığını ve mekan algısının değiştiğine, farkında olmadıkları bilgilere veya bağlantılara eriştikleri anlatılıyor. Altıncı his dediğimiz şeyden de bahsediliyor.
Yukarıda Hale’den bahsetmiştim hatırladınız mı? İşte ondan da bahsederken haleler dışarı ışık yayan değil içeri bilgi çeken antenler olabilir diyor. Tam da bu kısımda Nikola Tesla’nın sözüne de yer vermiş “beynim sadece bir alıcı. Evrende, bilgiyi çektiğimiz bir merkez var.” (sayfa 336)
Ölüm anında ise bilincin bedenden ayrılıp o evrensel alana geri döndüğünü, artık sinyali almak için bir bedene ihtiyaç duymadığını, sinyalin kendisi olduğunu düşünüyor. Ölümle ilgili şu cümle ise bence yeterince basit ve anlaşılır “Ölüm yaşamın yokluğudur” (sayfa 594) Romanda çok sevdiğim bir başka cümle de bununla bağlantılı; “en zeki çözümler en basit olanlardır.” (sayfa 533)
İşte Katherine’nin tüm bu fikirleri içeren kitabının taslağa çalınıyor ve baş şüpheli olarak karşımıza gizemli Bay Finch çıkıyor. Dan Brown bir kitap yazacak da içinde CIA olmayacak, şaşarım, burada da onlar işin içinde. Onu susturmak veya kontrol altına almak için her şeyi yapmaya hazır görünüyorlar. Tam da bu yüzden Haç burcundaki o sığınaktan dönüştürülen laboratuvar çok önemli bir merkez.
Sığınak merkezine gelen profesörün ilk zorlu sınavı şifreyi çözmekti. Gerçi şifreyi şıp diye çözdü.
Pi sayısına gönderme yapan bir bilmece, Antik bir Yunan’a içinde Latince bir şaşırtma barındıran Arapça bir övgü.
Bir akşam önce buluştuklarında bizimkine Çek profesör Gessner asla bulamazsın demişti.
Aynı profesörün o sabah ölüsünü bulunduğu yerde prototip AKC makinesi var. Aslında hayat kurtarması gereken bir makine. Belki de bilinci bedenden ayrılma noktasına gelen kişileri geri getirmek için tasarlanmış. Ama romanda bir ölüm tuzağına dönüşüyor.
Sığınakta çalışmalar yapan ama içeri girdiğinde ölüsüyle karşılaşılan Brigitte Gessner’ın asistanı Sasha Vesna ile tanışıyoruz. Epilepsi nöbetleri geçiren Rus kızçe. Profesör Gessner onu tedavi ediyor gibi görünse de aslında durumu öyle değilmiş. Sasha Vesna çok katmanlı bir karakter. Olaylar ilerleyince katil uşak çıkamayacağına göre olsa olsa şudur deyip çözdüm. Ama yine de ufaktan şoke oldum diyebilirim.
Bütün bunlarla amaçları Katherine’nin teorisini alıp bir adım hatta birkaç adım öteye taşımak. Beyne yerleştirilen bir çip ve özel bir başlık aracılığıyla insan bilincini sadece izlemek değil yönlendirmek. Ölüm eşiğine getirilen deneklerin onlara psikonat diyorlar. Bedenlerinden ayrılan bilinçlerini takip ederek görünmez bir casus filosu yaratmayı hedefliyorlar. Düşünsenize duvarlardan geçebilen görünmez bilinçler. O yüzden de projenin adı ” E Ş İ K “
Bilime dalıp arada GOLEM karakterini unutmayayım. Çünkü çok trajik bir figür ve romanda yeri öenmli. Sasha’yı korumaya kendisini adamış Golem. Aslında hem kurban hem fail. Aşırı karmaşık göründüğünün farkındayım. Hem anlatmak istiyorum hem de size de çok ipucu vermek istemiyorum. Fakat canım feci Prag çekti diyeyim siz anlayın.
Prag Büyükelçisi Nagel var bir de, diplomatik bir piyon olarak karşımıza çıkıyor. Olaylar geliştikçe etik bir sorumluluk hissedip doğru olanı yapmaya yöneliyor.
“Dünyanın gelecekteki savaş alanı insan bilinci olacak. “ dediği cümle çok sarsıcıydı. (sayfa 376)
Hele hele şu cümle; “Antik Çin stratejisti Sun Tzu tüm askeri kampanyasını ünlü slogan etrafında şekillendirmişti: akıl karışıklığı kaosu getirir. Kaos ise fırsat yaratır.“ (sayfa 381) Ne kadar da kanıksadığımız bir cümle bu değil mi? Hep yaşamaz mıyız, pandemiyi düşünün kimler kimler ne fırsatlar yakaladı.
Amerikan psikolojisinin atası William James’ten bahsediyor. Diyor ki “ tüm kargaları siyah olduğu iddiasını çürütmek için tek bir beyaz karga yeterlidir.” (sayfa 393)
Ayy bir de tadından yenmez yerler vardı. Delfi Kahini Panassos Dağı’ndaki bir yarıktan çıkan gazları koklarken birçok kez geleceğe dair görüntüler görmüştü… diye başlayıp süren kısımlar vardı. (sayfa 403)
Kadüs sembolü (sayfa444) ve Starbucks’ ın logosundaki hatalar (sayfa 607) ve Markuz Raetz‘ in YES/NO eseri şaşırtıcı detaylardı. Eserin videosunu açıp izleyince ne demek istediğini anlayacaksınız.
En etkileyici sayfalardan bazıları ise 469‘daki Bill Gates ve yapmaya çalıştıkları, 480’deki nihai sosyal medyayı anlattığı son paragraf, 481’ in ve 523’ ün tamamı diyebilirim. Sanal dünyadan bahsettiği 639 oldukça yüzümüze yüzümüze vuran bir sayfaydı ve çok haklıydı. Rüya nasıl olur kısmının anlatıldığı sayfa 609 da şaşırtıcıydı.
Elbette en’lerin en’i sayfalarım 628 ve 629 oldu. ( bu kısımlarda açıp açıp bakarsınız )
Velhasılı, Edebiyat Rotası Kitap Kulübü toplantısı çok keyifli geçti. İnsan bilincinin ne kadar büyük bir sır perdesi olduğunu ve keşfedilmeyi beklediğinde hemfikirdik. Biribirimizle yaşadığımız farklı ve anlamlandırmakta zorlandığımız deneyimlerimizi paylaştık. Hepimizin kafasını kurcalayan sorulara yanıt bulduk mu? Kısmen evet, kısmen hayır.
Sizi gerçek bir şifre çözücüye dönüştürmeden önce, saha operasyonunda ihtiyacınız olacak en önemli şeyi paylaşıyorum: ‘Sırların Sırrı’ gizem haritası! Haritadaki Golem-Mezarlık detayını (9) ve ‘Emet’ (emet) / ‘Met’ (met) şifresini bulabildiniz mi? Onlar, bu rotanın kalbini oluşturuyor…
Şimdi oyuna başlıyoruz, hazır mısınız?

Çizim: @pustoodunya
Buluşmamıza kitap okurken aklıma gelen bir oyun taslağıyla gitmiştim. Her şaşırtıcı bilgiyi not aldığım defterimde birdenbire çıkıveren bu oyun gecemizin en renkli anıydı diyebilirim. Günlerdir süren beyin fırtınalarına iyi geldi. Soruları cevaplarken bu çizimin ipuçlarını takip edebilirsiniz:
“Edebiyat Rotası Kitap Kulübü” topluluğuna özel olarak hazırlanan bu interaktif oyun, seni sıradan bir okuyucudan gerçek bir şifre çözücüye (cryptologist) dönüştürecek. Robert Langdon’ın Prag’ın puslu sokaklarında iz sürdüğü o 655 sayfalık dev macerayı ne kadar dikkatli okudun? Şimdi bunu kanıtlama zamanı!
📜 Oyun Kuralları

1-5 arasındaki sorular 5 puan. Toplam 25 puan
6- 12 arası 7 soru x 10 puan toplam 70 puan
13-27 arası 15 soru x 20 puan toplam 300
Bonus 3 soru 40’ar puan toplam 120 puan

Oyun için roman elinizde hazır olsun ve mümkünse bilgisayar ya da cep telefonlarınız da. Çünkü videolar ve fotoğraflarla da görsel bir oyuna davetlisiniz.
İyi eğlenceler!
Not : Hazırladığım soruları ve oyun taslağını merak ediyorsanız size bir şartla geldim. Youtube kanalımı ve instagram hesabımı takip edenlere soruları göndereceğim. Şayet instagram DM’den mesaj atarsanız anında sorular puanlar video ve fotoğraf linkleri elinizde.
Şayet bizim grubun kazananını merak ettiyseniz hemen söyleyeyim masada kazanan dostluktu.
Bir sonraki kitap ve rotada görüşmek üzere sizi olağanüstü şehir Prag manzaraları ve “Sırların Sırrı” romanı rotasıyla başbaşa bırakıyorum.
Sırların Sırrı haritasını burada
Haaa bu yazıya bayıldım diyorsanız bence diğer yazılarım da hoşunuza gider. Hele bir bakın kimler kimler hakkında yazmışım.
Semerkant romanı incelemesi burada
Victor Hugo nun tuhaf alışkanlıkları
Dostoyevski ve karanlık dünyası
Tolstoy ve 28 sayısına takıntısı
Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.
4 Comments
Petersburg dan sonra şimdi de bu kitabın izini takip ederek Prag a bir daha gitmek isteyeceğiz sanırım
Prag muhteşem bir şehir bir daha gidilir elbette
Kitabı okuyan biri olarak diyebilirim ki daha güzel anlatılamazdı ellerine sağlık
çok teşekkür ederim