
Edebiyat Rotası Kitap Kulübünün üçüncü kitabı “Angeliki ile Mehmet” romanı oldu. Bu seçim benim için tatlı bir sürprizdi; zira bu eseri daha önce okumuş, hatta devamı niteliğindeki “Bu Böyle Yarım Kalmayacak” isimli kitabı da bir solukta bitirmiştim. Meğer Beyoğlu sokaklarında yarım kalan o hikâyeyle yeniden randevumuz varmış.
Kitap Künyesi
Adı : Angeliki ile Mehmet
Yazar : Yasemin Özek
Yayınevi : Çınar Yayınevi / Kırmızı Kedi Yayınevi
Sayfa sayısı: 309
Baskı : 1. basım 2020
Kapak tasarımı : Cüneyt Çomoğlu
Kitabı elbette özetlemeyeceğim ama kısacık da anlatmak için sabırsızlanıyorum.
İtiraf etmeliyim ki kitap seçildiğinde içimde hafif bir tereddüt belirdi. Kitap kulüplerinde hani o karakterlerin derin analiz edildiği, neden-sonuç ilişkilerinin saatlerce tartışıldığı bir beklenti vardır ya; “Acaba bir aşk hikâyesi üzerine ne kadar konuşabiliriz?” diye düşünmeden edemedim.
Ancak kitabı ikinci kez elime aldığımda yanıldığımı anladım. Bu sadece bir aşk hikâyesi değilmiş; bu, 70’li yılların İstanbul’unun, din farklarının ve “öteki” olmanın romanıymış. Yazarın akıcı dili, bizi dönemin Beyoğlu’na öyle bir ışınlıyor ki; pastaneden birahaneye, okuldan gazinoya, hatta plajlara kadar her köşe başını adeta konuşturuyor. İstiklal Caddesi’nde yürüyen o iki gencin duygularını, sanki her birimiz birer Angeliki’ymişiz gibi hissettirdi.
Dolayısıyla “Angeliki ile Mehmet” romanı, tam da bizim ilgi alanlarımıza (sanat tarihi, İstanbul’un mimari dokusu, tarihsel araştırmalar) ve kitap kulübünün ruhuna hitap eden harika bir seçim olmuş oldu. İstanbul’unun o kozmopolit yapısını, Beyoğlu’nun sokaklarını ve imkansız bir aşkın gölgesinde şekillenen kimlik çatışmalarını anlatan çok zarif bir eser.
Hikâyemiz, Beyoğlu’ndaki Balık Pazarı’nda karşılıklı iki esnafın çocuklarıyla başlıyor. Angeliki; romantik, nahif ve kibar olduğu kadar cevval de bir kız. Mehmet’in kız kardeşi Ayşe ile lise arkadaşı olmaları, kaderin ilk ağlarını örüyor. Mehmet ise o dönemin tipik bir Türk delikanlısı; bıçkın ama bir o kadar da gelenekleri ile modernleşme arzusu arasında sıkışmış biri. Romanın ilerleyen sayfalarında bayağı bayağı bir romantik adama da dönüştü. Ayy aman ipucu vermeyecektim, unuttum.
Romanı elime alır almaz Angeliki ve Mehmet’in yürüdüğü sokakları, buluştuğu mekanları gösteren bir harita çizme fikri geldi. Çizerken adeta kendi anılarım ile o iki roman kahramanın izlerini sürekli kesişti. Anlayacağınız harika bir macera yaşamış oldum.
O zaman hadi başlayalım. Gelin bu hikayeyi sadece okumayalım, adım adım haritası üzerinde yaşayalım. (Yazımın sonunda rotanın dijital haritasının linkini de ekledim.)
Balık Pazarı’nda meyhane işleten Panayotis’in kızı Angeliki ve komşu dükkân ciğerci Osman’ın oğlu Mehmet… Bir Rum ve bir Müslüman aile; elbette farklı olacaklarını düşünsek de okudukça aslında hiçbir farkları olmadığını gördük. Biri Ortodoks Hristiyan geleneklerine göre isim günü kutlarken, diğeri aynı mahallede cenaze evinde mevlit okutuyor.
Halen toplumun değişik kesimlerinde farklı yaşam tarzları olduğu gibi henüz aşmakta zorlandığımız konular var. Gelir dağılımı, mezhep, memleket, cinsiyet ve daha bir nice konu hakkında ayrışmayı marifet sayıyoruz. Fakat böylesine karışık dünya gündeminde bu romanı okumak bize o kadar iyi geldi ki anlatamam.
Romanın içinde özlenen günlere gidiyoruz; ramazanda kapalı olan meyhane gibi. Arkadaşlıklar görüyoruz, şimdilerde biraz boşladığımız arkadaşlıklar bunlar. Hadi içmeye gidiyoruz, anlat içindekileri kardeşim diyen cabbar Latifle tanışıyoruz. Karısı Esma’yı gözünden sakınan ama erkek arkadaşlarının yanına onu meyhaneye getirebilen Kemal’i. Semiha hanım ve Eleni hanım onlara ne öğretildiyse sıkı sıkıya ona tutunmuş, kendi hallerinde yaşayıp giden kadınlar. Eşleri Panayotis ile Osman bey ise esnaflar arası dostluğu bize tekrar hatırlattılar. Kapının önünde tavla oynamaktan daha öte bir kader birliktelikleri olmuş, onu okuduk.
Kitap kulübümüzün olağan buluşmasında sevgili yazarımızı da davet ettik. Sağ olsun, “seve seve gelirim” dedi! Hatta “Dilerseniz olayların geçtiği yerleri birlikte gezeriz,” deyince havalara uçtuk.
Belirlenen gün ve saatte hepimiz Taksim meydanındaydık. Yazarımız da değerli vaktini bize ayırmış ve tam kadro oradaydık. Herkesin elinde Hülya arkadaşımız çoğalttığı haritayla Beyoğlu turuna hazırdık.
Taksim Meydanı’nda artık yerinde olmayan mekânların izlerini sürmeye başladık. Eftalofos’un kahvesi, Cennet Çay Bahçesi… Keşke günümüze gelebilselerdi. Yer değiştiren İnci Pastanesi ve Rebul Eczanesi’nin kulaklarını çınlattık. Aya Triada Ortodoks Kilisesi’nden gezimize başladık. Maksim Gazinosu’nun önünden geçerken hepimiz Gönül Yazar’a bir selam yolladık.
Bizim için bu buluşma, bir tahlilden çok, haritamızın rehberliğinde yapılan bir zaman yolculuğuna dönüştü.
Turumuzun Paskalya bayramının büyük gününe denk gelmesi ise şahane oldu. Taksim Meydanındaki bu kilise ara sokakta olduğundan pek bilinmez ama içi de bahçesi de çok güzeldir. Aynı zamanda yanıbaşında Zapyon Rum Okulu ve onun karşısındaki Ermeni okulu da sokağın kozmopolit yapısını gözler önüne serer.
Aya Triada kilisesinde sabah yapılan paskalya ayininden kalan yerdeki defne yapraklarına şaşırdık. Bugüne özel daha uzun yapılan mumların hikayesini ve akşamki törenin detaylarını dinledik. Gelin siz de bilgileniverin diye kısacık yer vermek istedim. Belli mi olur belki gelecek yıl siz de gitmek istersiniz.
Hz.İsa’ nın yeniden dirilişinin kutlanması anlamına gelen bayram kutlamasında ayin Cumartesi gecesi saat 23.00 sularında başlar. Tam gece yarısında tüm ışıklar söndürülmesiyle devam eder. Başrahip, kutsal sayılan “Nuru” temsil eden tek bir mumla çıkar ve cemaatin elindeki mumlarını ateşler. Kilisenin bahçesine çıkılır herkes birbirini selamlar. Törenin sonunda, dirilişi ve yaşamı simgeleyen kan kırmızıya boyanmış yumurtalar dağıtılır. O gece Beyoğlu sokaklarına koro sesleri ve tütsü kokus, şehrin çok katmanlı hafızasını sessizce fısıldar.
Haritamın 5 numarasında yer alan bu kilise, Angeliki’ nin isim günü kutlaması için gittikleri kiliseydi. Romanda Angeliki’nin isim günü kutlamasında Eleni, Panayotis ve Angeliki farklı dualarla yakardılar yaradana. Ama beni en çok etkileyen dua Panayotis’inki oldu. Arkadaşları, komşuları kaçıp gitmek zorunda kalınca çok üzülmüştü. Çok sevdiği İstanbul’u Beyoğlu’nu bırakıp gitme düşüncesi bile onu yoruyordu. Aklına meyhanesinin duvarında fotoğraflarını sergilediği arkadaşları geldi. O yüzden ettiği dua çok anlamlıydı.
“Göçüp de bir başkasının duvarında anı olmamayı diledi Panayotis. Bir gün gidecekse eğer bunun ancak ölümüyle olmasını istedi; her kiliseye geldiğinde söylediği gibi.” sayfa136
Adım adım Beyoğlu
Sonra cadde boyunca yürürken Ali Muhiddin Hacı Bekir’in önünden geçtik. Ufak bir soru sorup, burayı hatırladınız mı arkadaşlar, dedim. Romanı dikkatle okuyan kulüp üyesi arkadaşlarımın hepsi, Ayşe buraya uğramadan geçmezdi cevabını verince gülüştük.
Balık pazarında girmeden önce Çiçek Pasajındaki madam “Anahit’i dinlemeyi severim” diyen Panayotis’i düşündük. Yolunuz düşerse başınızı kaldırıp fotoğraflara bakınız lütfen. Ordan çıkar çıkmaz Üç Horan Ermeni Kilisesine gittik. Koşuşturarak gelip geçtiğimiz Balık pazarının tam ortasındaki kilisenin bahçesinde dileklerimizi diledik. ( bahçesindeki kabrin etrafında dönüp, bir tas su dökülmek suretiyle dilek dileniyor. Kilise görevlilerinden bilgi alabilirisiniz)
Sonraki durağımız ise Üç Yıldız Şekerleme oldu. Burası Balık Pazarı’nda kuşaklar boyu işletilen ve nerdeyse ilk haliyle dekorunu ve elbette lezzetlerini muhafaza eden ender kuruluşlardan biridir. Hatta burada halen İstanbul’da günlük basılan tek Rum gazetesi Apoyevmatini’ yi bulabilirsiniz. Ağzımızı tatlandıracak alışverişimizi yaptık ve öğrendik ki hemen oracıktaki çiçekçiden ilhamla Kemal’in çiçekçi dükkanı oluvermiş.
Güneş Düşsün Ama Batmasın: Balık Pazarı
Mehmet’in babasının ciğerci dükkanı ile Angeliki’nin babasının meyhanesi karşı karşıya olduğunu biliyorduk. Sıra oraya gelmişti, gerçekten de orada var olan ciğerci dükkanının yanına kadar gittik. Fakat maalesef o da kapanmış yerine başka bir işletme açılmıştı.
Nevizade sokaklarının eski halini yazarımızdan dinledik. Gözümüzün önünde meyhaneden gelen müziğin sesini duyar gibi olduk. “Aşkını bir sır gibi senelerdir sakladım,” Hani sonrasında iki arkadaş Panayotis ve Osman konuşmuşlardı, tatlı tatlı da atışmışlardı. Biri Zeki Müren diyor diğeri Müzeyyen diyordu. Bu tartışmanın son noktasını Osman amca koymuştu.
” Zeki Müren hep sahnededir Panayotis. Sen masadasındır, o sahnede. Dinlersin, eyvallah, mest de olursun, şarkıyı bitirdiğinde de alkışlarsın. Ama Müzeyyen Senar… Sahnede değil de masanda oturuyor gibidir mübarek. Sanki saatlerdir karşılıklı dertleşmişsin, beraber içmişsin de içinden gelip bir şarkı okumuş. Şarkıyı bitirdiğinde kalkıp da kadehini tokuşturursun.” sayfa84
İnsanı alıp müziğin içinde götüren satırlar arasında dolaşırken yazar bize aynı zamanda gerçekten de müzikle birlikte okuma imkanı da sağlamış. Türk Sanat Musikisinin en güzel eserlerini tam da bölümlere uygun yerde yani tam damardan vermişti. Hatta Spotify da parçaların tamamı var, bir yandan açıp açıp dinleyebilirsiniz de.
Nerde kalmıştım, hatırladım Balık Pazarı’ndaydık. Hep denir ya terzi kendi söküğünü dikemez diye, romanda benzer bir olay Panayotis için geçerliydi. Onun da kafası bozulur, canı sıkılırdı zaman zaman ya o nereye gider içerdi? İşte bu noktada şimdi yerinde olmayan Krepen’deki İmroz’u aradık ama yerinde yeller esiyordu. Onun yerine eski kitap ve dergilerin satıldığı Aslıhan Pasajı’nın olduğunu öğrendik. Hatta romanı yazarken Yasemin Hanım’ın buradan Ses dergilerini aldığını ve dönem bilgilerine bu şekilde ulaştığının tatlı hikayelerini dinledik.
Hava güzel diye mi yoksa ortamın kendisinden mi kaynaklı bilinmez hepimiz açıkınca elimizde hafif atıştırmalıklarımızla Hazzalopoula Pasajı’nda soluklandık.
Olivia Geçidi’nde Zamanı Durduran Durak
Sıra, Beyoğlu’nun hafıza kartı sayılabilecek Rejans Rus Lokantasına gelmişti. sayfa167 Mandabatmaz’ın mis gibi kahve kokan Olivia Geçidi’nden geçip; adeta 1924 yılına ışınlandık. Rejans, İstanbul’un en çalkantılı, en fırtınalı yıllarına şahitlik etmiş; zamana direnmiş bir mekân. Romanda Panayotis Amca’nın dert ortağı olan bu masalarda, aslında çok daha büyük bir misafir de varmış. Büyük Önderimiz Atatürk’ün sonsuza kadar rezerve edilmiş masasını ve üzerindeki o vakur çiçeği görünce, hepimizin boğazı hüzünle karışık bir gururla düğümlendi.
Rejans Lokantası: Bolşevik Devrimi’nden kaçan Rusların sığınağı olan lokanta şu an “1924 İstanbul” adıyla hizmet vermektedir. Beyoğlu’nun başına gelen en güzel şeylerden biridir.
Caddenin kalabalığına tekrar karıştığımızda Markiz Pastahanesi ve o eski şaşaalı günlerini konuştuk, hepimizin dileği bir an önce açılması yönündeydi. Pera Palas, Büyük Londra oteli önünden de yürüyebilirdik. Tıpkı Mehmet’in Angeliki’yi iki buçuk gündür göremedim, dediği Nagehanla karşılaştığı o caddeye gitmedik. Nagehan abla da ona “Buçuğuna kadar sayıyorsan sen bas git bu sevdadan. Yanarsın!” demişti. Oysa daha birkaç zaman önce arkadaşlarıyla konuşurken şöyle bir diyaloğa şahit olmuştuk.
“Hiç bakma öyle,” dedi Latif. “Seninkinin tepkisinden anla işte hakkında nasıl konuştuğunu,” dedi. Mehmet’in sinirli bakışlarını görünce ” Pardon, seninki demiyorduk. Ayşe’nin arkadaşı! Komşu kızı! Neydi adı, unuttum.”
“Angeliki,” dedi Mehmet boş bulunarak. bakışlarını görünce de toparladı hemen. ” Öyle bir isimdi işte. Çok da tın!” sayfa42
Ama işte şimdi durum değişmişti Angeliki diyor başka bir şey demiyordu.
Her sokağa, her kaldırıma izlerini bırakmış bu hayali kahramanların hikayesinde imkansızın peşinden giden iki gencin duygularına tanıklık ettik. Kalplerinden geçenlere akıllarından geçenler dur diyebilecekler mi? Aidiyet kavramı ve kahramanlarımızın özgürlükle imtihanı nasıl olacak? Bunları merak ederek romanı bitirdik. Cadde uzun, cadde hareketli ve kalabalıktı ve heyecanla roman hakkında konuşmak üzere Kumbaracı Yokuşunda bir mekana oturduk. Aslında yol boyunca da hepimiz kitaptan beğendiğimiz kısımları ve sorularımızı yazarımıza iletmiştik. Kimimiz rakı kadehindeki tığ işi dantel örtü detayından etkilenmişti. sayfa249 Kimimiz kızların ince çorap macerasından:) sayfa56
Ben ise kendimi romantizimden uzak olarak nitelendirsem bile Mehmet’in o kabadayıya yakın bıçkın delikanlı havalarının altındaki duydusal adamı sevdim. Görür görmez Angeliki’yi sevip, balo akşamında ona “ Benim her şeyim ol Angeliki ama kardeşim olma !” deyişi biraz ağır delikanlı cümlesiydi. Sonra Mehmet aşkının karşılığının olduğunu anladı ve yazarımız onun mutluluğunu çok güzel resmetmişti.
” Mutluluk da hüzün de bir insanın yüzünden, gözünden, gözbebeğinden okunuyorsa eğer o an Mehmet’e bakan herkes dünyanın en mutlu , en coşkulu insanı olduğunu görebilirdi. Ne Fenerbahçe şampiyon olduğunda ne Lefter’in geçmiş gollerini, Can Bartu’nun efsanevi futbolunu bin kez izlediğinde ne de hayranı olduğu İmpala marka Amerikan arabasını kullandığında… ” sayfa108
Bir de beni en çok etkileyen talihsiz günlerin anlatıldığı satırlar oldu. Mehmet babası Osman Amca ile oturup dertleştiği bir akşam çekilen acılardan bahsetti.
“Sene 1955, 6-7 Eylül geçti Beyoğlu’ndan. Bırak yaşayanı, dinleyenin sağır olası, görenin kör olası gelir; öyle bir felaket,”dedi. Bir gecede sınır dışı ettiler çoğunu. Kalanlardan alışveriş edenlere de kıyameti kopardılar, nerede kaldı nikahlanmak?” sayfa200
Kitap sıcacık sımsıcak bir hikaye ve yine eklemek isterim devamı olan “Bu Böyle Yarım Kalmayacak” peşinden mutlaka okunmalı. Biz bu güzel cadde yürüyüşü sonra oturur oturmaz sorularımıza başladık.
Yazarın Mutfağına Yolculuk: Yasemin Özek ile Söyleşimizden sorular
EDEBİYAT ROTASI
KİTAP KULÜBÜ BULUŞMASI
ANGELİKİ İLE MEHMET
YAZAR : YASEMİN ÖZEK
Yazarken bir ritüeliniz var mı?
Hayır yok ama genelde kulağımda mutlaka müzik olur.
Genelde ne zaman yazarsınız, nasıl yazarsınız ?
Gece, gündüz farketmez benim için. Fakat genelde yemek yaparken ya da yürürken aklımda hep yazacaklarım olur. Karakterlerle konuşurum. Onlara sorular sorarım, onlar gibi cevaplar veririm.
Dönem romanı olduğu için ekstra çalışma yapmanız gerekti mi?
Şöyle bir şansım vardı, benim çocukluğum Beyoğlu’nda geçti. Büyükannemle birlikte alışverişe Balık Pazarında gelirdik. Onların komşuları, arkadaşları vardı. Annemin gittiği lise ve onun geçtiği sokakları ben de çok fazla yürümüştüm. Dolayısyla bölgeye oldukça hakimim. Döneme gelince ekstra çalıştım elbette. Ses dergisini ve moda dergilerini karıştırdım. O tarihlerde kadınların giydiği paltolar, elbiseler, şapkaları inceledim. Genç kızların partilerde dinlediği müzikler, nasıl saç ve makyaj yaptıklarını araştırdım.
Boğaz Köprüsünün yapılış yılları, Atatürk Kültür Merkezi yangınının geçtiği yılları, gazinoları ve o dönemdeki buluşma noktalarını araştırdım.
Kitapta sizden, ailenizden birtakım alıntılar var mı?
Olmaz mı, mesela kitapta Panayotis’in Angeliki çocukken; baba kuşları çal, baba kuşları çal, dediği aslında benim anım. Ben küçükkken Telgrafın tellerine kuşlar mı konar , parçasını isterken kuşları çal babanne dermişim. O anımı ben Angeliki’ye uyarladım.
Peki romanı yazmanız ne kadar sürdü ? İlk cümleye başlama anınız nasıl oldu?
İki sene sürdü. Kafamda karakterler yavaş yavaş yer edinmişlerdi ve bir an geldi artık tamam diyerek başladım.
Mehmet çok kullanılan bir isim ama Angeliki az duyduğumuz bir isim. Özel bir nedeni var mı?
Mehmet için yok ama Angeliki melek anlamına gelen bir isim ve çok bilinen Maria, Eleni gibi olmasın istedim. Batı dillerine çevrilirken daha kolay anlaşılması da bu yönde faydalı oldu.
Batı dilleri demişken Yunanistan’da da buluşmalara gidiyorsunuz. Oradaki tepkiler nasıl?
İlk kitabım “İki Gözüm Despina” Yunancaya çevrildi. Bu vesileyle de oradaki okurlarımla buluşmalara gidiyorum. Çok güzel dakikalar yaşanıyor. Hatta onlara giderken Üç Yıldız Şekerlemeden portakallı lokum alıp götürüyorum. Herkesin özlediği İstanbul’dan bir tat almak hoşlarına gidiyor.
Gazino sahnesi çok etkileyiciyi. Resmen okurken karşımızda Gönül Yazar’ı görür gibi olduk. Bu sahneye nasıl ön hazırlık yaptınız?
Birçok video ve belgesel izledim. Giydiği kıyafetler, duruşu ve Maksim’deki programlarında söylediği şarkıları buldum. Sonunda böyle bir gece ve Taş Bebek de kitapta yer almış oldu. sayfa 270
Angeliki İle Mehmet’ in hikayesinin devamını yazdığınızı biliyoruz, dahası da gelecek mi?
Evet, onların hikayesi bitince hem okuyucu hem de ben bir eksiklik olduğunu farkettim. Oturdum ” Bu Böyle Yarım Kalmayacak” isminde onların hikayesinin devamını yazdım. O romanla artık onların hikayesi bitmiş oldu.
O ikisinin hikayesini sürekli yazsanız okuruz aslında. Hatta dizi ya da film olur mu?
Çok isterim hatta inanıyorum bir gün olacak. Hep beraber göreceğiz. Sizin oyuncu olarak düşündüğünüz var mı? Yazar Yasemin hanım bu kez bize sordu; ya sizler kimi düşündünüz, dedi. Hepimizin aklında bir Mehmet karakteri ve Angeliki olduğunu farkettik. Oyuncuları neredeyse hepimiz seçmişiz bile.
Peki yeni bir kitap birkaç haftaya raflarda olacak. O da bizi nerelere götürecek ?
Bu kez Ajda Pekkanlar, Adalar, yaz mevsimi yani bambaşka bir tat alacağımız bir döneme gideceğiz.
Tat demişken romanda rakı masasının olmazsa olmaz mezelerini okurken ağzımız sulandı. Onlar için de ayrı bir çalışma yaptınız mı?
Yapmaz mıyım, yemeyi severim ancak o kadar da ince detaylarını bilmezdim. Balık Pazarındaki ( şimdi yerinde olmayan ) ciğerciye gelip özellikle ciğer tarifini yapmasını rica ettim. Onlar anlattı ben not aldım ve eve gelip yaptım. Kitapta deneyimlediğim tarif var anlayacağınız.
Bu sorular aklımda kalanlar, bunların dışında masamızda en sevdiğimiz roman karakterleri, en etkilendiğimiz sahneler konuşuldu. Karakterlerin zaman zaman yaptıkları hataların altındaki sebepleri irdeledik. Ayşe neden o kadar üst üste hataya düştü, Eleni ve Semiha birazcık anlayışlı olsalar ne olurdu, dedik. Sanat müziğinden parçaların yanısıra Rumca şarkılara ve dönem gençlerinin pop şarkılarını da anmış olduk.
Ahh aralarda o Rum dostlarımızın kullandığı Yunanca ifadeler nasıl dozunda nasıl tatlıydı. Mesela “Hele sen bir mezun ol da agapi mou, konuşuruz.” diyen Eleni’nin sesini duyar gibiydik.
Ya da çarşı Mehmet ve arkadaşlarının buluşacakları saati belirlemesine ne demeli.
“Tamam ya, gidiyoruz. Şişşt, unutma ha , akşam sen, ben, Kemal kafaları çekeceğiz! ” ” İyi tamam, kaçta?” diye sordu Mehmet hiç bakmadan. ” Güneş düşsün ama batmasın,” dedi Latif, tespihini sallayarak çıktı dükkandan. sayfa 29
Küllerinden Doğan Bir Şehir: Bizim Beyoğlu’muz
Ya yaşımız yetsin yetmesin bizi alıp ruhumuzun derinliklerine götüren şarkılara ne demeli? Hangimizin ” bu ne sevgi ah bu ne ızdırap” diye bağırarak içini dökmedi ki? Hangimiz tramvayın çın çın uyarısıyla kendisini Vakko’nun önüne atmadı? Atlas’taki filme mi Sinepop’a mı gidelim diye ikilem de kalmadık mı? Ses tiyatrosunda Ferhangi Şeylerin bilmem kaçıncı oyunu olmuş, deyip önünden geçmedik mi? Kestirme olsun diye kullandığımız pasajların arka sokağa çıkan kısmı vardır bilirsiniz, bayılırım ben onlara… Cihangir sokaklarından Çukurcuma’ya, ordan Galatasaray’a giden yolların dili olsa da konuşsa… Boğazkesen, Defterdar yokuşu, Kazancı Yokuşu, Sıra Selviler derken sokak isimlerine varıncaya kadar ezberleyen nesil için Beyoğlu her şey demek.
Günün sonunda anladık ki kitapta bizi en çok etkileyen İstanbul olmuş. Binalarıyla, sokaklarıyla, insanlarıyla, farklı kültürel değerleriyle bizim şehrimiz. Onu böyle güzel yapan bu çok renkliliğimiz. Rumu, Ermenisi, Müslümanı, Levanteni, yahudisi hepsi bir arada güzel. Cami, Mevlevihane, her mezhebin kiliseleri, Sinagoglarla bezeli Pera’da yanyana geçen dostluklar… Meyhanesiyle, barı, pavyonuyla güzel Beyoğlu… Bizi biz yapan tezat gibi görünen bu ahenk değil mi?
Çok bozuldu diyenlere tek bir lafım var; o ZÜMRÜDÜ ANKA KUŞU GİBİDİR, KÜLLERİNDEN DOĞAR!
Bizler bir kitap okuduk ve sayın Yasemin Özek’le harika bir gün geçirdik. Muhteşem enerjisiyle bizi kendisine hayran bıraktı. Anılarımızda artık bir unutulmaz bir Beyoğlu kitabı ve günü var. Teşekkürler Yasemin hanım, yüreğinize kaleminize sağlık.
Beyoğlu orada, Angeliki ve Mehmet ise hâlâ o dar sokakların bir köşesinde el ele yürümeyi bekliyor gibi… Peki ikinci kitapta sizce neler olacak? Bunu öğrenmek için yazarın ” Bu böyle Yarım Kalmayacak ” romanını da hemen okumalısınız. elinizi çabuk tutun çünkü dördüncü roman ” İstanbul Limonatası” da kalplerimize kurulmaya hazır.
Yazımı beğendiyseniz aşağıdaki yazılarımı da okumak isteyebilirisiniz. Hatta elinizi korkak alıştırmayın daha fazla edebiyat rotası, gezi notları ve illüstrasyon için beni sosyal medya hesaplarımdan takip edebilirsiniz.
Youtube : pustoodunya
İnstagram: pustoodunya
Yazar Yasemin Özek ınstagram hesabı
Angeliki ile Mehmet Romanı haritasının digital haline buradan ulaşabilirsiniz.
Dostoyevski’nin Suç ve Ceza Rotası burada
Bir kitap kulübü nasıl kurulur yazısı burada
Semerkant romanı incelemesi burada
Tolstoy ve 28 sayısının gizemi burada
Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.